Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
info |

cumhuriyet halk partisi

 

deniz baykalın 06.05.2003 yılında grup genel kurul toplantısında yaptığı konuşmaları

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 06.05.2003 TARİHİNDE
GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün 6 Mayıs Hıdır Ellez, dünyanın, doğanın bir dönem değiştirmekte olduğunu simgeleyen, Anadolu kültürümüzde çok köklü yeri olan bir önemli gün, bir başlangıçtır. Umudun yeşerdiği, iyimser duyguların yükseldiği, gelecekle ilgili olumlu bekleyişlerin doruğa çıktığı, niyetlerin paylaşıldığı önemli bir gün, Anadolu’nun toplumsal yaşamının gerçekten önemli bir taze başlangıcı, umudu, iyimserliği, geleceğe yönelik yükselen bekleyişleri yansıtan güzel bir gün; bütün yurttaşlarımın Hıdır Ellez’ini kutluyorum. 6 Mayıs, bizim yöresel kültürümüz açısından böyle bir anlam taşıyor.

Önümüzdeki hafta 9 Mayıs Avrupa günü.Avrupa’nın yeni bir anlayış içinde bir bütünleşme, kaynaşma ve dünyaya yeni bir siyaseti, yeni bir kültürel altyapıyı, yeni bir insanlık düşüncesini, evrensellik düşüncesini ortaya koyan önemli bir gün. Yöresel günlerimizden evrensel günlerimize kadar tümünün iyimserlik telkin ettiği bir dönemdeyiz; ama, maalesef, böyle bir dönemde acı olaylarla da karşı karşıya kalıyoruz. Geride bıraktığımız günlerde, Bingölümüzde bir büyük deprem yaşadık. Onun acısı, bütün yurttaşlarımızın yüreğinde. Gerçekten, doğa, üzerinde yaşadığımız toprağın bizim için taşıdığı sorunları unutmamıza fırsat vermiyor. Bizler unutmak için ne mümkünse yapıyoruz, içinde yaptığımız tablonun gerçeklerini yokmuş gibi kabul ederek yaşamaya, o gerçeklerin bize yüklediği sorumlulukları unutmaya gayret ediyoruz; ama, doğa, bize, bu fırsatı tanımıyor. Hâlâ, ne yazık ki, gerekli dersleri alamadık, gerekli sonuçları çıkaramadık.

Bingöl, bu doğrultudaki son hatırlatma idi. Bir deprem kuşağı üzerinde yaşadığımızı, her an deprem tehdidiyle, tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğimizi ve yaşam biçimimizi, deprem tehlikesini dikkate almadan düzenlediğimizi, binalarımızın, kentleşme anlayışımızın, deprem gerçeğiyle bağdaşmadığını sürekli olarak bize gösteriyor, kanıtlıyor ve sürekli olarak bu konulardaki ihmalimizin bedelini çok acı bir biçimde ödüyoruz. En son olarak da, 187 yurttaşımızı kaybederek ödedik. Kaybettiğimiz yurttaşlarımızın, ne yazık ki, yarısı çocuklarımızdı, yatılı bir bölge okulunda o çocuklarımızı, devletin yaptığı bir okulun yıkıntıları arasında kaybettik. Çok acı bir olay, çok dramatik bir tablo ve hâlâ, ne yazık ki, bundan gerekli dersleri çıkaramıyoruz.

Deprem konusu, demin de söylediğim gibi, bir uyarı olarak ele alınmalıdır. Bu, Türkiye’nin karşılaşacağı ne son depremdir ne de en ağır kaybı yaşadığımız ve gelecekte, maalesef, yaşayacağımız depremdir.Bunları söylüyorum; çünkü, yapılmış olan araştırmalar, çalışmalar, bilimsel gerçekler bizi bu konuda uyarıyor. Bakınız, bu kürsüde, Pülümür depreminden sonra, sanıyorum 4 şubatta, İstanbul Milletvekilimiz Ersin Arıoğlu bir konuşma yapmıştı. O konuşmada, Pülümür depreminin nerede durduğunu bize anlatmıştı, Yapılmış olan araştırmaları dile getirmişti. Uluslararası bilimsel kuruluşların, Masoçeses Teknoloji Enstitüsünün ve Türkiye’deki Harita Genel Komutanlığının işbirliğiyle Türkiye’nin yer kabuğuna yönelik uzay gözlemleriyle ortaya çıkan gerçekleri dile getiren çalışmaları ve o çalışmalara dayalı olarak yapılan yayınları bize hatırlatmıştı, geçmişte yapılmış olan yayınları hatırlatmıştı. O yayınlar bize gösteriyordu ki, Erzincan’dan Van’a doğru uzanan çizgi üzerinde ve etrafında Türkiye, her an bir depreme maruz kalabilir. Bu hat üzerinde bir deprem birikiminin oluştuğunu yayınlar, çalışmalar bize göstermiştir. Sayın Arıoğlu, Pülümür depreminin bu çerçevede bir işaret olduğunu ve birikimin o depremle boşaltılmadığını, yeni deprem potansiyelinin var olmaya devam ettiğini 4 şubat günü bu kürsüde dile getirmişti. Yine aynı şekilde yurdumuzun değişik yörelerinde deprem birikimlerinin ne ölçüde olduğunu biliyoruz. İstanbul’un, Marmara Bölgesinin nasıl bir deprem tehdidine maruz kaldığının hepimiz farkındayız, Batı Anadolumuz da, depreme hemen maruz kalabilecek coğrafyalarımızın bulunduğunu biliyoruz; ama, bunları dikkate alarak bir hazırlığı, bir kentleşme politikasını, bir imar politikasını, bir yerleşme politikasını, bir belediyecilik anlayışını ne yazık ki, bunları bile bile bir kenara koyuyoruz ve bir süre sonra deprem ortaya çıktığı zaman acı olayları yaşıyoruz. Buralardaki kamu binalarının nasıl zaaf içinde olduğunu, nasıl ilk depremde büyük faciaların yaşanabileceğini bilmemek mümkün değil. Maalesef, bütün bu veriler karşısında vurdumduymazlığımızı hâlâ sürdürüyoruz, bundan büyük acı duyuyorum. Bu deprem konusunu, artık konuşma noktasını geçmiş olmamız lazımdır. Yapılması gereken şeyler belli, Türkiye’de bu konuda ciddî kuruluşların çalışmaları var. Bunları bir an önce bir eylem planı etrafında toparlayıp harekete geçmeliyiz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim de, geçen yıl içinde yaptığımız ciddî bir çalışma var; Türkiye’nin bu alandaki bütün uzmanlarını bir araya getirmeye çalıştık, 46 bilim adamı, uzman, mühendis, bu konuda çalışmış deneyimli insanı bir araya getirdik, çok değişik komisyonlar kurduk, her birisinden raporlar ürettik, iktidara gelirsek deprem tehdidi karşısında nasıl bir eylem planı uygulamaya koymalıyız sorusuna cevap vermeye çalıştık. Bir muhalefet partisinin olanakları içinde dikkati ve sorumluluğu içinde bir gayret gösterdik; ama, Türkiye, son Marmara depreminden bu yana geçen süreyi bu açıdan, ne yazık ki, değerlendirememiştir. Bundan büyük üzüntü duyuyorum. Hiç zaman kaybetmeden harekete geçmeliyiz; çünkü, bir büyük depremin Türkiye’ye verebileceği zarar, her türlü tahminin, tasavvurun üzerindedir. Bunu artık görmemiz lazımdır ve buna hazırlıklı olmamız lazımdır.

Bir ülkenin fay hatları üzerinde olması, onun depreme boyun eğmesi anlamına gelmez. Japonya da fay hatları üzerindedir; ama, Japonya’da meydana gelen 7 şiddetinde, 8 şiddetindeki depremler yaşamı hiçbir şekilde etkilememektedir. Kimse, Japonya’ya, bu ülkeye yatırım yapılmaz, bu ülkede yaşam sürdürülmez, bu ülkede tatile gidilmez duygusu içinde değildir. Türkiye’de bir deprem, Türkiye’nin ekonomisini, sosyal yaşamını, geleceğini çok ciddî şekilde tahrip edebilecektir. Bunu görmek ve buna hazır olmak durumundayız. Bir kez daha, bir muhalefet partisi sorumluğu içinde, tam bir iyi niyetle, bütün toplumumuzu, başta iktidar olmak üzere, eli eren, gücü yeten, olanağı olan herkesi, bu doğrultuda bir ulusal seferberliğe çağırıyorum. Şu ortamda bunu yapabilirsek yaparız. Bir büyük deprem tehdidine maruz kalmadan ne kadar süremiz olduğunu bilmiyoruz, ne kadar süremiz varsa, o süreyi çok iyi değerlendirmeliyiz. Böyle bir alarmı, Bingöl vesilesiyle ortaya koymayı görev biliyorum. Bir büyük depremden sonra Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yeri, Türkiye’de insanların geleceğe yönelik bakış açıları, umutları çok ciddî şekilde sarsılabilir ve bir deprem konusu, enflasyondan, işsizlikten çok daha ağır bir biçimde Türkiye’yi büyük bir tahribata maruz bırakabilir. Bugün karşı karşıya kaldığımız sorunların, aslında sorun olmadığını dahi düşünmeye mecbur bir noktaya sürüklenebiliriz. Gereksiz yere panik ve telaş yaratmak istemiyorum; ama, sorumluluk duygusu içinde, bir deprem sonrasında tekrar bu temel gündem maddesine ülkenin dikkatini çekmeyi görev biliyorum. Bu doğrultuda, Sayın Ersin Arıoğlu’nu, Grubumuzda ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yaptığı konuşmalar dolayısıyla kutluyorum, gerçekten çok ciddî bir görev yapmıştır, konunun içinden gelmiş bir uzman olarak büyük bir sorumluluk duygusuyla Türkiye’yi, bu noktada aydınlatmaya çalışmıştır, söylediği her sözün ne kadar önemli, doğru olduğu şu ana kadar anlaşılmıştır. İnşallah, bundan sonra gerekli önlemler alınır ve tehlikeleri hep beraber göğüsleme olanağını bulabiliriz.

Değerli arkadaşlarım, bu depremin ortaya koyduğu bir başka nokta, tabiî Türkiye’de yönetim tablosu; çünkü, depremin yol açtığı tahribatın ötesinde sosyal bir deprem yaşadık. Depremden hemen sonra Bingöl’de yaşanan olaylar, sergilenen tepkiler, Türkiye’nin sadece deprem bakımından değil, deprem sonrasını yönetme bakımından da ne kadar hazırlıksız, yetersiz ve duyarsız olduğunu ortaya koydu.

Değerli arkadaşlarım, bizim temel bir yönetim anlayışımız var; bunu ısrarla her vesileyle söylüyoruz. Türkiye’de yöneticilerin yönetim yeteneklerinin sınanacağı, en başarılı yöneticilerin başarılarını sergilemeleri gereken yerlerin başında Türkiye’nin çok ağır sorunlarla karşı karşıya olan yöreleri gelmelidir. Yöneticilik, Doğu Anadolu’da, Güneydoğu Anadolu’da, Türkiye’nin iyi yönetime gerçekten ihtiyaç duyduğu, pek çok sorunla insanlarımızın karşı karşıya kaldığı şefkatli bir yöneticinin, anlayışlı bir yöneticinin çok iyi niyetli bir ortamı kolayca yaratabileceği ve o ortam içinde o yörenin sorunlarının daha kolayca çözülebileceği bilinen yerlerde Türkiye’nin iddialı, başarılı yöneticilerinin görevlendirilmesi gereği. Bunu, uzun süredir ısrarla söylüyoruz; ama, maalesef, tam tersi uygulama Türkiye’de gerçekleştiriliyor. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bir sürgün yeri haline getiriliyor veya ilk kez vali olarak atanacak olanların, valilikle ödüllendirilmesi uygun görülenlerin kolayca gönderilebileceği bir yer olarak düşünülüyor ve Bingöl’de deprem sonrasında bu sahipsizliği, bu dağınıklığı hep beraber yaşadık. Siyasetin tarafsız olması gereken kamu yönetimiyle, kamu yönetiminin bir büyük acı yaşamış olan halkla kucaklaşması gereken bir anda nasıl ayırıcı, dağıtıcı bir rol oynadığını hep beraber izledik.

Değerli arkadaşlarım, deprem sonrasında bir çadır problemi yaşandı. Deprem bölgesine çadır gönderildi mi, gönderilmedi mi? Gönderildiği halde dağıtıldı mı, dağıtılmadı mı? Bu, Kızılay Başkanı ile vali arasında bir tartışma konusudur. Kızılay Başkanı der ki “yeter miktarda çadırı gönderdim” vali de “eldeki çadırları ben dağıttım” der ;ama, açık gerçek şudur ki; bölgede insanlar gecelerini çadırız geçirmişlerdir. İhtiyaç sahiplerine çadır ulaştırılamamıştır ve çadır dağıtımında yaşanan haksızlıklar, çadır dağıtımında ortaya çıkan adaletsizlikler bölgeyi rencide etmiştir, tepkileri tahrik etmiştir, o tahrikler, belki bir miktar da provokasyonun katkısıyla çok ciddî bir olay haline dönüşmüştür ve bölgede uzun bir aradan sonra ilk kez tekrar silahlar patlamıştır, halkın üzerine araçlar sürülmüştür ve daha da vahimi, bu olaylar bölgenin suçlanması için bir gerekçe haline getirilmeyi başlanmıştır. Belki, her şeyi anlamak mümkündür; ama, bunu anlamak mümkün değildir. Çoluğunu çocuğunu kaybetmiş, evini barkını kaybetmiş insanların, en büyük acıyı yaşadıkları, en büyük ıstırabı yaşadıkları,ellerindeki kalanı, çocuklarını, aile mensuplarını bir çadıra kavuşturmak için çırpındıkları bir anda onlara hakaret etmek kadar, onları suçlamak kadar yapılabilecek bir büyük idari yanlış olamaz, siyasî yanlış olamaz. İdari yanlış Bingöl’de yapılmıştır, siyasî yanlış da Ankara’da Başbakan tarafından yapılmıştır. (Alkışlar)

Bu suçlamaları bütün Bingöllüler adına, reddediyorum. Bingöllülerin deprem sonrasında sergiledikleri tavrı, ilk elden gözlemlemiş, onlarla beraber deprem sonrasının ilk saatlerinin acısını, onlarla beraber yaşamış birisi olarak çok iyi biliyorum ki, Bingöllülerin tümü, bu deprem karşısında fevkalade olgun, ağırbaşlı bir tavır sergilemişlerdir ve hiçbir şekilde bir bozguncu anlayışın içine kesinlikle girmemişlerdir, sabırla beklemişlerdir, anlayışla destek vermişlerdir. Devlete emanet ettikleri çocuklarının, devletin bölge yatılı okulunda vicdansız kontrolörler, vicdansız iş sahiplerinin aracılığıyla öldürülüp, kalması karşısında bile soğukkanlılıklarını korumuşlar, çocuklarının bazen cenazelerini, bazen yaralı olarak kurtuluşunu ağlayarak, sevinçle karşılamışlardır. Bunların tanığıyız, bunları oralarda gördük. Bingöl halkı, gerçekten hepimizi etkileyen bir büyük soğukkanlılık ve sağduyu sergilemiştir. Bu tablonun değerini, kıymetini çok iyi bilmek lazımdır. O nedenle, deprem sonrası yapılan değerlendirmelerde bölge halkına yönelik suçlamaların kesinlikle haksız olduğunu çok yakından biliyorum ve böyle suçlamalarla kimsenin yanlışlarını örtbas edemeyeceğine herkesin dikkatini çekmek istiyorum. Deprem yaşanmıştır, deprem sonrasında idari aciz sergilenmiştir, çadır kıskançlığı sergilenmiştir, verirsek geri alabilir miyiz, kime vereceğiz, nasıl vereceğiz şaşkınlığı içinde, gücü yetenin, arkası olanın,imkânı olanın çadırını alıp gittiği Bingöllüler tarafından görülmüştür ve büyük bir tepki ortaya çıkmıştır; bu tepki yansıtılmıştır. O nedenle bu olayı daha fazla değerlendirmek istemiyorum; ama, buradan ciddî sonuçların çıkarılması lazımdır. Deprem sonrasında böyle olaylar olabilir, hassas bir bölge ile karşı karşıyayız, oraya bunları anlayacak, bilecek, çadırı halktan kıskanmayacak, elindekini avucundakini adaletle dağıtacak ve halka öncülük yapacak bir yönetim anlayışına ihtiyaç vardır. Bu yönetim anlayışının sorumluluğunu üstlenebilecek bir iktidara Türkiye’de  ihtiyaç vardır. Türkiye’de ilk kez deprem olmuyor; ama, ilk kez, bir deprem sonrasında böyle olaylar yaşanıyor. Bunun başka ne nedeni olabilir ki?!

Değerli arkadaşlarım, bu deprem konusu, bundan sonra geleceğe hazırlanma açısından hep birlikte değerlendirmemiz, üzerinde çalışmamız gereken bir konudur. Bunu böylece noktalamak istiyorum.

Geride bıraktığımız günlerde Kıbrıs’ta yaşanan olaylar, üzerinde durmamızı, değerlendirmemizi gerektiren niteliktedir. Geride bıraktığımız günlerde, gerçekten çok etkileyici biçimde Güney Kıbrıs Rum yönetimi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin yeni bir çerçeveye girmekte oluşu, hep birlikte izlediğimiz temel bir konudur. KKTC’nin değerli yöneticileri aldıkları kararla, Güney ve Kuzey arasındaki yeşil hattın, Kuzeyin ve Güneyin otoritesine saygı gösteren bir anlayış içinde, o otoritenin gereklerini yerine getiren bir dikkat içinde açılabileceğini ve Kıbrıs içindeki insanların her iki tarafı da özürce ziyaret edebileceği bir noktaya işleri getirmiştir. Bu, fevkalade sevindirici bir tablo oluşturmuştur. Memnuniyetle geçen toplantılarda temenni ettiğimiz doğrultuda gelişmelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun sadece 24 saatlik bir ziyaret olmaktan çıkarılması ve uzun dönemli kalışlara da fırsat verilmesi gerektiğini söylemiştik. O doğrultuda kararlar alındı ve bu doğrultuda, sanıyorum 150 000 civarında, hatta, daha fazla 200 000 civarında Güney Kıbrıs Rum yönetimi altında yaşayan insan Kuzeye geçti, 50 000 civarında da KKTC’de yaşayan insanlar Güneye geçtiler. Çok önemli bir sirkülasyon oldu; yani, 600 000’lik bir nüfusta insanların üçte 1’i yer değiştirdi, karşı tarafı ziyaret etti. Çok önemli bir olay, fevkalade sevindirici bir olay.

Bu, tabiî, KKTC yönetiminin aldığı tek taraflı bir kararla sağlandı. Bir iyi niyet inisiyatifiyle bu gerçekleştirildi, KKTC, bir iyi niyet inisiyatifi sergiledi ve sınırların açılabileceğini, ziyaretçi kabul edilebileceğini, herkesin Kuzeye gelip, Kuzeyde istediği yere gidebileceğini ifade etti. Görülen ilgi karşısında, o ilginin ihtiyaçlarına cevap verme doğrultusunda yeni açılımlar yapıldı, süre uzatıldı, gece kalma olanağı getirildi, alış veriş olanakları sağlandı, eğlence olanakları sağlandı ve böylece Güney Kıbrıs ile Kuzey Kıbrıs arasında bir sirkülasyonun, bir yer değiştirmenin, karşılıklı bir ziyaret olanağının gerçekleştirilebileceği ortaya çıktı. Esas itibariyle, bu ziyaretler dolayısıyla hiçbir kaygı verici, sıkıntı verici bir tablo ortaya çıkmadı, bir iki küçük istisna hariç, dostlukla, sevgiyle, iyi niyetle, barışçı bir anlayış içinde insanlar yer değiştirebildiler ve birbirlerini ziyaret edebildiler, ufak bir iki olay da, denetim altına alınabildi. Bu, sevindirici bir gelişmedir; ama, bu tabiî, Kıbrıs’taki konunun, sorunun çözülmesi anlamına gelmiyor. Kıbrıs’taki sorunun nasıl çözüleceği konusunda bize önemli bir ipucu veriyor, bir iyi niyet inisiyatifinin önemli bir ilerleme sağladığına tanık olduk. Şimdi, bu iyi niyet inisiyatifinin karşılıksız bırakılmaması lazımdır, geldiğimiz nokta bu açıdan önemlidir. Hiçbir istismar anlayışına yönelmeden KKTC iyi niyetli bir davranış  sergileyerek olumlu bir adım atmıştır ve bu olumlu adım, pek çok çevreyi şaşırtmıştır, sevindirmiştir, herkesin memnuniyetle karşıladığı bir gelişme ortaya çıkmıştır. Şimdi, bunun burada kalmaması lazım, bununla her şey bitmedi. İstikamet görüldü, şimdi, bu istikamette yeni adımlara, yeni inisiyatiflere, yeni işbirliklerine, yeni cesaret verici açılımlara ihtiyaç var ve açılım yapma sırası da her halde öncelikle Avrupa Birliğinde olmalıdır; çünkü, Avrupa Birliği, Kıbrıs sorunuyla ilgili tarihin çok tartışacağı bir rol üstlenmiştir, gelecekte çok tartışılacak bir rol üstlenmiştir. Avrupa Birliğinin bugün geldiğimiz noktada duruma seyirci kalması mümkün değildir. Avrupa Birliğinin de bir yeni anlayışı, bir yeni davranış sergilemesi gerekiyor. Sergilenecek olan davranışta çok açık, çok net bir biçimde ambargonun kaldırılmasıdır. Ambargonun kaldırılması, Avrupa Birliğinin, artık, KKTC’ye bir ambargo uygulamaktan vazgeçmesi, KKTC’nin sergilediği bu iyi niyetli davranışı cesaretlendirecek, yeni adımlar atılmasını teşvik edecek ve bu istikamette bir barışçı çözümü mümkün kılacak bir adımı atma fırsatı, sorumluluğu, görevi Avrupa Birliğinin elindedir. Avrupa Birliği ambargoyu kaldırma kararını aldığı anda, ben inanıyorum ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu doğrultuda çok daha cesur, çok daha iddialı, çok daha yapıcı yeni adımlar atabilecektir, atacaktır, atmalıdır yeter ki, bunu mümkün kılacak bir iyi niyet davranışı Avrupa Birliği tarafından sergilensin; yani, ambargo kaldırılsın; yani, artık Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ülkeler camiasının her türlü haksızlığın reva görüldüğü bir ülkesi olmaktan, bir kast dışı konumda tutulmaktan çıkarılsın. Orada yaşayan insanların da insan haklarına, orada yaşayan insanların oluşturduğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin de uluslararası camiada kendisini kabul ettirme hakkına, üretme, ürettiğini satma, spor teması yapma, kültür teması yapma, insanlık camiası içinde yer alma hakkına sahip olduğu basit gerçeği, bu değerlerin en önde gelen savunucusu olarak Avrupa Birliği tarafından kabul edilsin. Eğer bu kabul edilecek olursa, inanıyorum çok sevindirici yeni gelişmeler ortaya çıkar. Çok şey yapılabilir; mesela Lefkoşe Havaalanı açılabilir. Ambargonun kaldırılması halinde inanıyorum, Lefkoşe’deki havaalanının uluslararası trafiğe açılması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs Rum yönetiminin işbirliği içinde Lefkoşe Havaalanını çalıştırarak, işleterek isteyenin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine, isteyenin Güney Kıbrıs Rum yönetimine geçmesine fırsat verecek bir açılımın, bir düzenlemenin gerçekleştirilmesi mümkün olabilir. Bu, öyle sanıyorum ki, ambargonun kalkması, Lefkoşe Havaalanının açılması, dünyanın her yerinden insanların KKTC’ye, Güney Kıbrıs’a özgürce gelip gidebilmeleri, KKTC ile Güney Kıbrıs arasındaki ilişkilerin giderek sıklaşması, yoğunlaşması, içerik kazanması özlenen doğrultuda barışçı gelişmelere katkı verebilir. Bunları değerlendirmek durumundayız. Avrupa Birliğinin elinde tekrar tarihi bir fırsat var. Dayatmacılıkla değil, engelleri aşarak kaldırarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine uygulanan ambargoyu, ablukayı ortadan kaldırarak Kıbrıs’ta uzlaşmanın, barışın egemen olmasına  çok ciddî bir katkı sağlanabilir. Böyle bir adım, ambargonun kaldırılması, ablukanın kaldırılması, inanıyorum, Maraş’taki tesislerin değerlendirilmesi konusunda bir işbirliği fırsatının da ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır, yeni yeni adımlar atılabilecektir, önemli olan bu doğrultuyu ayakta tutmaktır, bunu işletmektir, buna katkı yapmaktır. Önümüzdeki günlerde bu doğrultuda gelişmelerin ortaya çıkması bizi, özellikle mutlu edecektir.

Değerli arkadaşlarım, bir süre önce çıkan 61 yaş yasasının uygulanmasına bağlı olarak kendisini gösteren sorunlar toplumsal bir yara haline gelmeye başlamıştır. Bu yasanın uygulanması sonucunda sorunlar, sıkıntılar şiddetle hissedilmeye başlamıştır, feryatlar yükselmeye başlamıştır ve gerçekten kamu yönetiminin bu tek taraflı acımasız yaklaşımıyla çok ciddî bir darbe yediği açıkça ortaya çıkmıştır. Konuyu, Cumhuriyet Halk Partisi olarak Anayasa Mahkemesine götürdük, Anayasa Mahkememizin bu konudaki kararını bütün Türkiye, hepimiz dikkatle bekliyoruz. Umarız, en kısa zamanda bir karar çıkar ve bu konu sağlıklı bir çözüme kavuşur. Ortadaki haksızlıklar, adaletsizlikler açıktır. Bu yasanın uygulanmasıyla birlikte çok acı sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Mesela 500 öğretmen, 61 yaş yasası sonucunda derhal görevden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Daha öğrenim yılı bitmeden mayıs başında öğretmenler apar topar gözyaşları içinde sınıflarından ayrılmak, çocuklarıyla kucaklaşarak, öpüşerek onlar daha karnelerini almadan, ders yılının onlarla birlikte tamamlama fırsatını bile bulamadan bir ömrü verdikleri mesleklerinden bir yasayla tart edilmek zorunda bırakılmışlardır. Acı bir olaydır ve sosyal bir yara ortaya çıkmıştır;çocuklar okulsuz, öğretmensiz, ders yılı tamamlanmamış, önümüzde daha birbuçuk, iki ay var, onların yerini kim dolduracak belli değil, onlara birbuçuk ay daha görevde devam etme fırsatı verilmemiştir. Yani, bunun ne haklı sebebi olabilir?! Hangi haklı gerekçe olabilir?! Derdiniz ne?! Ne bu telaş, ne bu heyecan?!. Kimi cezalandırdığınızı düşünüyorsunuz; öğretmenleri mi, yoksa öğretmenlerin yetiştirmeye çalıştığı yavruları, çocukları mı?! Acı bir olay...

Tabiî, biliyoruz, bu yaklaşımın altında ne yatıyor; o meşhur kadrolaşma anlayışının bir parçasıdır bu. Biliniz, o meşhur kadrolaşma politikasının bir aşamasıdır bu; yani, 65 yaş yerine, 61 yaşında herkes emekli olacak deyince, 61 yaşın üstündeki herkes idarî bir kararla değil, yasal bir tasarrufla, bakanın kararıyla değil, Meclisin kararıyla görevinden uzaklaştırılmış olmaktadır. İdari bir kararla değil, bakanın kararıyla değil, yasal bir tasarrufla görevden uzaklaştırmanın sonucu nedir; yargıya başvurup, hakkınızı arayamazsınız, tasarrufun yanlış olduğunu iddia edemezsiniz, mahkeme kapıları size kapanır, yargı kapanır, işi kökünden halledeceksiniz; bu, daha kurnazca bir çözümdür, toptan bir çözümdür. Bütün 61 yaşın üzerindekileri idarenin dışına atıvereceksiniz. Sonra, istiyorsanız, tutmak istediklerinizi teker teker tutacaksınız; sen, sen kalabilirsin diyeceksiniz. Kalabilirsin dedikleriniz, size medyunu şükran olacak, size manen borçlu olacak, gidebilirsiniz dediklerinizin yerine getirdikleriniz yine aynı şekilde size medyunu şükran olacak. Kimsenin aklına böyle bir kestirme yol gelmemiş, kendi zekanızla iftihar edeceksiniz, kendi yönetim anlayışınızla iftihar edeceksiniz, bunlar yanlış işler, kötü işler, maalesef, bu uygulama bu şekilde götürülmüştür.

Değerli arkadaşlarım, biliyorsunuz, 61 yaş, böyle bir kadrolaşma politikasının parçası olarak götürüldü. Gürültüsüz patırtısız yargıya götürmeden toptan atmak, attıklarımız arasından istediklerimizi de görevde ayrıca tutmak olanağını elimizde bulundurmak, böyle bir yaklaşımla bu iş götürüldü. Şimdi, bununla ilgili olarak acılar ortaya çıkmaya başladı, Türkiye’nin dünya çapında başarılı sanatçıları, Suna Kan’lar, İdil Biret’ler hepsi tekaüt edildi, eski ifadesiyle. Birikimlerinin, yaşamlarının en verimli döneminde, bütün dünyanın onları ilgiyle, zevkle izlediği dönemde onlar, artık yeter, size ihtiyacımız yok denildi ve gönderildi. Türkiye’ye en büyük hizmet edebilecek noktaya gelmiş olan, kendi alanında yetişmiş, en parlak yöneticiler, diplomatların tümü işbaşından uzaklaştırıldı. Acımasız bir uygulama, vahim bir hata, umarım, yargı, bu konuda gerekli kararı bir süre sonra alacaktır.

Değerli arkadaşlarım, bu çerçevede küçük bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Geçenlerde çıkarılan bir yasayla Millî Eğitim Bakanlığı Teşkilat Kanunu değiştirildi. Bu değişiklikte bizim dikkatimizi çeken bir nokta var; o da şudur: Millî Eğitim Bakanlığında yönetmelik çıkarma yetkisi, bu yasayla Bakanlar Kurulundan alındı, doğrudan Millî Eğitim Bakanlığına bağlandı. Canım, ne değişir, Millî Eğitim Bakanlığı yönetmeliği yapmış, Bakanlar Kurulu yönetmeliği yapmış, aynı siyaset anlayışı içinde değiller mi, koalisyon yok, onlar da yapıverir demek, belki mümkündür; ama, unutulmaması gereken nokta, Bakanlar Kurulu kararları Cumhurbaşkanının imzasıyla yürürlüğe girer; çünkü, yürütmenin başı Cumhurbaşkanıdır. Şimdi, bu yasayla Cumhurbaşkanının da imzasını gerektiren Bakanlar Kurulu kararına değil, şahsen Millî Eğitim Bakanının takdirine bağlı olarak yönetmelik çıkarma yetkisi düzenlenmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bir bakanlıkta yönetmelik kaç yılda bir değişir? Var olan bir yönetmelik, yılda kaç defa değişir? Bunu Bakanlar Kurulu kararıyla yapıveriniz, ne sakıncası var? Bakınız, Bakanlığınızın adında “millî” yazıyor, Millî Eğitim Bakanlığı; yani, bütün ülkeyi ilgilendiren, devleti ilgilendiren, dolayısıyla, Cumhurbaşkanının da katkısını gerektiren bir bakanlıktır Millî Eğitim Bakanlığı. Şu ana kadar yönetmelikler Cumhurbaşkanının onayıyla çıkıyordu. Ne bu yönetmelikler; mesleğe girişle ilgili yönetmelikler, norm anlayışıyla ilgili uygulamalar, atama ve yükseltme uygulamaları, idarî kadroların atanmasıyla ilgili kadrolar, müdürlüklerin dağıtılmasıyla ilgili uygulamalar; bu uygulamaların tümü yönetmelikle düzenleniyor. Şimdi, ortalıkta bir yönetmelik var, çıkmış, onu değiştireceğiz... Ne istiyorsanız getirin değişikliği, Cumhurbaşkanını da ikna edin, yapın. Cumhurbaşkanı belki izin vermez. Niye izin vermez Cumhurbaşkanı?! Niye bununla uğraşıyorsunuz, niye Cumhurbaşkanını devre dışına çıkarmaya çalışıyorsunuz?! Bütün bunlar, işte bu iktidarın oluşturduğu güven bunalımının altında yatan nedenleri bize gösteriyor. Bu da onlardan birisidir. Son zamanlarda böyle bir kadro çıkmış... Bugün, Sayın Cumhurbaşkanının da bunu imzaladığını, kendi imzasıyla ilgili bir sorun yaratmak niyetinde olmadığını, o nedenle yasayı onaylayarak gönderdiğini de öğrenmiş bulunuyoruz. Tabiî, bu yönetmelikle ilgili bundan sonraki gelişmelerin ne olacağını hep birlikte dikkatle izlemek durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, dün, önemli bir gelişme de Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir bildiri yayınlama durumunda kalmasıdır. Bir defa, şunu hep birlikte saptamalıyız: Türk Silahlı Kuvvetlerinin bildiri yayınlama noktasına gelmiş olması, hepimiz açısından üzüntü vericidir, kaygı vericidir; yani,Türk Silahlı Kuvvetleri kendisini bildiri yayınlayarak mı anlatmak durumunda kalacaktır? Türk Silahlı Kuvvetleri anlaşılmama, yanlış anlaşılma duygusu içinde mi olacaktır? Türk Silahlı Kuvvetlerinin bildiri yayınlama gereğini duymuş olması, ülkemiz açısından, rejimimiz açısından üzüntü vericidir. Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkemizin, hepimizin iftihar ettiği temel bir kurumudur. Türk Silahlı Kuvvetleri ile hepimiz iftihar ediyoruz. Ordumuz milletin ordusudur. Orduyu siyasetin dışında tutma konusunda herkesin çok dikkatli bulunması gerektiğini iki hafta önce bu kürsüden söylemiştim. Orduyu siyasî tartışmalara çekmenin hiçbir yararı olmayacağını, kimseye yararı olmayacağını bir kez daha anlatmaya çalışmıştım; ama, görülüyor ki, gelişmeler, Silahlı Kuvvetlerimizi kendileriyle ilgili bir yanlış anlaşılma duygusundan kurtarmaya yetmemiş, kendilerini anlatmak için bizzat kendileri konuşma mecburiyetini hissetmişler. Değerli arkadaşlarım, bu, üzüntü vericidir, herkesin çok dikkatli olması lazımdır. Silahlı Kuvvetlerimiz, demokrasiye, Türkiye’nin ilerlemesine, çağdaşlaşmasına, hukuk devletinin oluşturulmasına, Türkiye’nin dünyada hakkı olan yeri almasına en büyük katkıyı vermiş olan temel bir kuruluşumuzudur. Sivil yönetim anlayışı, bizim taa ulusal Kurtuluş Savaşımızdan bu yana çok temel bir ilke olarak götürülmüştür. Silahlı Kuvvetlerle ilgili tartışma yapmanın haklı bir nedeni yoktur. Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili tereddütler yaratmanın, bu tereddütleri yaratanlara da hiçbir yararı, hiçbir zaman olmamıştır. O nedenle bu gelişmeden üzüntü duyuyorum. Silahlı Kuvvetlerimizin kendisini anlaşılamamış hissetmesinden üzüntü duyuyorum.

Silahlı Kuvvetlerimizi milletimiz çok iyi anlıyor, hepimiz çok iyi anlıyoruz. Bir üzüntüye, bir telaşa gerek yoktur, daima haksız değerlendirmeler yapılabilir. Tabiî, bu haksız değerlendirmeler karşısında durmak, susmak, belki uygun değildir diye düşünülerek bu yapılmıştır; ama, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin huzur içinde bulunması gerektiğine, emniyet içinde bulunması gerektiğine, ülkemizin, halkımızın, kendilerine yönelik tavrıyla ilgili olarak tam bir mutluluk içinde, huzur içinde bulunması gerektiğine işaret etmek istiyorum.

Tabiî, talihsiz nokta şudur: Türk Silahlı Kuvvetleri kendileriyle ilgili yapılan haksızlıkları, yanlışlıkları bizzat kendileri bildiri yayınlayarak düzeltme ihtiyacını hissediyorlar. Acı olan da, bu haksızlıkların, bu yanlışlıkların kaynağının Türk Silahlı Kuvvetlerinin önemini, değerini en iyi şekilde bilmesi, sahip çıkması, sorunlarını çözmesi gereken çevrelerden kaynaklanıyor olmasıdır ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin, o çevrelere karşı kendilerini bildiriyle anlatma ihtiyacı içine düşmüş olmaları kadar talihsizlik yoktur. Bundan büyük üzüntü duyuyorum. Bu meseleleri, artık Türkiye’nin aşmış olması lazımdır. Millî Güvenlik Kurulu toplantıları etrafında, o toplantılarda yaşanmayan sahneleri sanki yaşanmış gibi takdim ederek, tereddütler yaratmanın, avantajlar sağlamaya çalışmanın ne kadar geçersiz, ne kadar temelsiz, ne kadar haksız, ne kadar yakışıksız bir yöntem olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu, bir siyaset üslubudur. İşte bunun içindir ki, ortada bir güven bunalımı vardır. Güven bunalımının muhatabı, gele gele içeride devletimizin temel kurumlarına kadar yansımıştır; bundan daha acı bir tablo olamaz.

Değerli arkadaşlarım, acısıyla, tatlısıyla yeni bir haftaya giriyoruz. Bu hafta, İş Kanunu ile ilgili yoğun bir çalışma yapacağız. Anayasa değişiklikleri konusunda hükümetin yeni bir noktaya gelmiş olması ihtiyacı vardır. Bu hafta, bu konuda tavırları daha iyi ortaya çıkacaktır. Bu vesileyle, bir kez daha, ben, çok net bir şekilde ifade etmek ihtiyacını hissediyorum. Türkiye’de önümüzdeki dönemde Cumhuriyet Halk Partisinin doğrudan katkı yapabileceği tek bir Anayasa değişikliği konusu vardır; o da, dokunulmazlıkların kaldırılmasıdır. (Alkışlar) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda iktidar, bir karar aşamasına geldiği anda önce bu konuda işbirliğini yaparız, dokunulmazlıkları elbirliği ile kaldırırız, böylece halka verdiğimiz sözün vebalinden kurtuluruz, o taahhüdün gereğini yapmış oluruz ve ondan sonra hangi konuda bir anayasa değişikliğine ihtiyaç varsa, o değişikliği ele alırız, iyi niyetle, yapıcı bir anlayışla, Türkiye’nin sorunlarının çözülmesine katkı verme duyguları içinde değerlendirmelerimizi yaparız, katkımızı, desteğimizi vereceksek ancak ondan sonra veririz. Kimse, bize, dokunulmazlıkla ilgili Anayasa değişikliğini içine sindirmeden, Anayasa değişikliği konusunda işbirliği ihtiyacı içine girerek yaklaşmasın. Bunun çok açık, net bir şekilde anlaşılmış olması gerekiyor. Bunu bir kez daha burada ifade etmek gereğini duyuyorum. Bunu çok haklı bir duyarlılık olarak görüyorum. Bir siyasî taahhüdümüzdür, bizim de, iktidar partisinin de bir siyasî taahhüdüdür; biz taahhüdümüzü ciddiye alıyoruz, onlar ciddiye almıyorlar diye, biz de taahhüdümüzü ciddiye almayacak değiliz; biz ciddiye alıyoruz, ciddiye almaya devam edeceğiz. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, hepinize başarılı bir hafta daha diliyorum. Bu hafta buralarda olacağız, bundan sonra Anadolu’ya, hep beraber açılacağız, belki bazı grup toplantılarında ben de olamayacağım. Oralarda da, halkımızla ve sizlerle birlikte olmaya devam edeceğiz.

Etiket :
deniz baykal
28 Mayıs 2007
17:36
Yorumlar :0
 
 
 

Yorum ekle