Kendi blogunu oluştur ;)
info |

cumhuriyet halk partisi

 

Baykal, ”Başbakan'ın Zihniyeti Tehlikeli, AKP Ülkeyi Belirsizliğe Götürüyor” 13-02-2005

-» Baykal, ”Başbakan'ın Zihniyeti Tehlikeli, AKP Ülkeyi Belirsizliğe Götürüyor” 13-02-2005
-"Bizi asıl rahatsız eden, Türkiye'nin Başbakanı'nın yabancı bir ülkede çıkıp da, 'Benim eşim ve kızım inançlı Müslüman'dır. Kuran-ı Kerim'e göre kapanıyorlar' demesidir. Bu açıklama doğru değildir. Türkiye'de Başbakan'ın kızı ve eşi inançlı Müslüman da, 30-35 milyon insanımız inançlı Müslüman değil mi?

-Pek çok alanda yolsuzluk yapılıyor. Enerji Bakanlığı’ndaki yolsuzluklar hükümet tarafından ortaya çıkarılmadı

-Dalaman’da işsiz kalan 240 işçiyle görüşen Baykal, “O çoluğunu çocuğunu ABD’de işadamlarının parasıyla okutuyor, işsizliği bilmez” dedi.

İletişim Koordinatörlüğü (Muğla / Ankara)- CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Başbakan'ın zihniyeti tehlikeli, AKP ülkeyi belirsizliğe götürüyor” dedi.

Yurt gezilerini sürdüren CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, CHP’nin Bodrum, Ula, Gökova, Datça, Köyceğiz, Dalaman, Göcek ve Fethiye teşkilatlarıyla CHP’li belediyeleri ziyaret etti. Baykal Dalaman’da işten çıkarılan 240 Mopak işçisiyle de görüştü ve “Başbakan Erdoğan işsizliği bilmez, sizin halinizden anlamaz” dedi.

Ortaca’da görüşlerini açıklarken, "Türkiye'yi 1980 yılına getirenler, ülkeyi 13.6 milyon dolar borçla teslim ettiler. Şimdiyse 300 milyar dolar üzerinde bir borç var. Bunun 80 milyar doları son iki yılda gerçekleşti. Memurların yüzde 80'i yoksulluk sınırı altında maaş alarak geçinmeye çalışıyor. Bu gidişin iyi olmadığını biz başında söyledik. AKP, Türkiye'yi geleceği olmayan bir politikaya sürüklüyor." diyen  CHP lideri Baykal, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Davos'ta türban konusunda bir Alman gazeteciye yaptığı açıklamaya da değinerek şunları söyledi;

"Bizi asıl rahatsız eden, Türkiye'nin bir Başbakanı'nın yabancı bir ülkede çıkıp da 'Benim eşim ve kızım inançlı Müslüman'dır. Kuran-ı Kerim'e göre kapanıyorlar' demesidir. Bu açıklama doğru değildir. Türkiye'de Başbakan'ın kızı ve eşi inançlı Müslüman da 30 milyon insanımız inançlı Müslüman değil mi? Bu tutum, Erdoğan'ın anlayışını, zihniyetini ortaya çıkarıyor. Tehlikeli olan budur."

PEK ÇOK ALANDA YOLSUZLUK OLUYOR VE İŞİN İÇİNDEN AKP’NİN ATADIĞI KADROLAR ÇIKIYOR

Gezisi sırasında yaptığı konuşmalarda Enerji ve Tabii kaynaklar bakanlığı’ndaki yolsuzluk soruşturmasına da değinen deniz Baykal, Emniyetin telefon dinlemesi ve rapor tutmasından sonra Enerji Bakanı Hilmi Güler’e “soruşturma için izin ver" denildiğini açıkladı.

Baykal, “Kendi atadıkları insanların bu işlere karıştığı ortada. Polisin başvurusu üzerine, soruşturma izni vermeseydi, kendisi okkanın altına gidecekti. İzin vermek zorundaydı. Polis bir şeyleri fark etmiş, telefon kayıtlarını almış, bunu tespit etmiş, rapor haline getirmiş. Sonra da bakana (soruşturma için izin ver) demiş. İzin vermeyip de ne yapacaktı? Eğer izin vermeseydi, bunun altında kalırdı. Kendisi okkanın altına giderdi. Yolsuzlukların ortaya çıkarılmasında hükümetin hiçbir etkisi olmadı. Sadece Enerji Bakanlığı’nda değil, pek çok alanda bu yolsuzluklar yapılıyor. Bu yolsuzlukları da kendi atadıkları kadroları yapıyor. Onlar karışıyor."

ÇOLUĞUNU ÇOCUĞUNU ABD’DE  İŞADAMLARININ PARASIYLA OKUTUYORSUN. SEN İŞSİZLİĞİ NEREDEN BİLECEKSİN?

Kapatılması kararlaştırılan İzmit Seka Fabrikası işçilerinden sonra, Dalaman’da da bir ünitesi kapatılarak işsiz bırakılan 240 işçiyle de görüşen Deniz Baykal  Başbakan'ın işsizlerin derdinden anlamadığını söyledi. Başbakan Erdoğan’a  "Bir elin yağda, bir elin balda. Şirket kurup çoğaltıyorsun" diye seslenen Baykal şunları söyledi; "Bir de milletvekili maaşım az diye, yabancılara şikayet ediyorsun. Çoluğunu çocuğunu ABD'de işadamlarının paralarıyla okutuyorsun. Sen işsizliği nereden bileceksin?

Etiket :
deniz baykal
28 Mayıs 2007
17:42
Yorumlar :0
 
 
 
 

deniz baykalın 06.05.2003 yılında grup genel kurul toplantısında yaptığı konuşmaları

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 06.05.2003 TARİHİNDE
GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün 6 Mayıs Hıdır Ellez, dünyanın, doğanın bir dönem değiştirmekte olduğunu simgeleyen, Anadolu kültürümüzde çok köklü yeri olan bir önemli gün, bir başlangıçtır. Umudun yeşerdiği, iyimser duyguların yükseldiği, gelecekle ilgili olumlu bekleyişlerin doruğa çıktığı, niyetlerin paylaşıldığı önemli bir gün, Anadolu’nun toplumsal yaşamının gerçekten önemli bir taze başlangıcı, umudu, iyimserliği, geleceğe yönelik yükselen bekleyişleri yansıtan güzel bir gün; bütün yurttaşlarımın Hıdır Ellez’ini kutluyorum. 6 Mayıs, bizim yöresel kültürümüz açısından böyle bir anlam taşıyor.

Önümüzdeki hafta 9 Mayıs Avrupa günü.Avrupa’nın yeni bir anlayış içinde bir bütünleşme, kaynaşma ve dünyaya yeni bir siyaseti, yeni bir kültürel altyapıyı, yeni bir insanlık düşüncesini, evrensellik düşüncesini ortaya koyan önemli bir gün. Yöresel günlerimizden evrensel günlerimize kadar tümünün iyimserlik telkin ettiği bir dönemdeyiz; ama, maalesef, böyle bir dönemde acı olaylarla da karşı karşıya kalıyoruz. Geride bıraktığımız günlerde, Bingölümüzde bir büyük deprem yaşadık. Onun acısı, bütün yurttaşlarımızın yüreğinde. Gerçekten, doğa, üzerinde yaşadığımız toprağın bizim için taşıdığı sorunları unutmamıza fırsat vermiyor. Bizler unutmak için ne mümkünse yapıyoruz, içinde yaptığımız tablonun gerçeklerini yokmuş gibi kabul ederek yaşamaya, o gerçeklerin bize yüklediği sorumlulukları unutmaya gayret ediyoruz; ama, doğa, bize, bu fırsatı tanımıyor. Hâlâ, ne yazık ki, gerekli dersleri alamadık, gerekli sonuçları çıkaramadık.

Bingöl, bu doğrultudaki son hatırlatma idi. Bir deprem kuşağı üzerinde yaşadığımızı, her an deprem tehdidiyle, tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğimizi ve yaşam biçimimizi, deprem tehlikesini dikkate almadan düzenlediğimizi, binalarımızın, kentleşme anlayışımızın, deprem gerçeğiyle bağdaşmadığını sürekli olarak bize gösteriyor, kanıtlıyor ve sürekli olarak bu konulardaki ihmalimizin bedelini çok acı bir biçimde ödüyoruz. En son olarak da, 187 yurttaşımızı kaybederek ödedik. Kaybettiğimiz yurttaşlarımızın, ne yazık ki, yarısı çocuklarımızdı, yatılı bir bölge okulunda o çocuklarımızı, devletin yaptığı bir okulun yıkıntıları arasında kaybettik. Çok acı bir olay, çok dramatik bir tablo ve hâlâ, ne yazık ki, bundan gerekli dersleri çıkaramıyoruz.

Deprem konusu, demin de söylediğim gibi, bir uyarı olarak ele alınmalıdır. Bu, Türkiye’nin karşılaşacağı ne son depremdir ne de en ağır kaybı yaşadığımız ve gelecekte, maalesef, yaşayacağımız depremdir.Bunları söylüyorum; çünkü, yapılmış olan araştırmalar, çalışmalar, bilimsel gerçekler bizi bu konuda uyarıyor. Bakınız, bu kürsüde, Pülümür depreminden sonra, sanıyorum 4 şubatta, İstanbul Milletvekilimiz Ersin Arıoğlu bir konuşma yapmıştı. O konuşmada, Pülümür depreminin nerede durduğunu bize anlatmıştı, Yapılmış olan araştırmaları dile getirmişti. Uluslararası bilimsel kuruluşların, Masoçeses Teknoloji Enstitüsünün ve Türkiye’deki Harita Genel Komutanlığının işbirliğiyle Türkiye’nin yer kabuğuna yönelik uzay gözlemleriyle ortaya çıkan gerçekleri dile getiren çalışmaları ve o çalışmalara dayalı olarak yapılan yayınları bize hatırlatmıştı, geçmişte yapılmış olan yayınları hatırlatmıştı. O yayınlar bize gösteriyordu ki, Erzincan’dan Van’a doğru uzanan çizgi üzerinde ve etrafında Türkiye, her an bir depreme maruz kalabilir. Bu hat üzerinde bir deprem birikiminin oluştuğunu yayınlar, çalışmalar bize göstermiştir. Sayın Arıoğlu, Pülümür depreminin bu çerçevede bir işaret olduğunu ve birikimin o depremle boşaltılmadığını, yeni deprem potansiyelinin var olmaya devam ettiğini 4 şubat günü bu kürsüde dile getirmişti. Yine aynı şekilde yurdumuzun değişik yörelerinde deprem birikimlerinin ne ölçüde olduğunu biliyoruz. İstanbul’un, Marmara Bölgesinin nasıl bir deprem tehdidine maruz kaldığının hepimiz farkındayız, Batı Anadolumuz da, depreme hemen maruz kalabilecek coğrafyalarımızın bulunduğunu biliyoruz; ama, bunları dikkate alarak bir hazırlığı, bir kentleşme politikasını, bir imar politikasını, bir yerleşme politikasını, bir belediyecilik anlayışını ne yazık ki, bunları bile bile bir kenara koyuyoruz ve bir süre sonra deprem ortaya çıktığı zaman acı olayları yaşıyoruz. Buralardaki kamu binalarının nasıl zaaf içinde olduğunu, nasıl ilk depremde büyük faciaların yaşanabileceğini bilmemek mümkün değil. Maalesef, bütün bu veriler karşısında vurdumduymazlığımızı hâlâ sürdürüyoruz, bundan büyük acı duyuyorum. Bu deprem konusunu, artık konuşma noktasını geçmiş olmamız lazımdır. Yapılması gereken şeyler belli, Türkiye’de bu konuda ciddî kuruluşların çalışmaları var. Bunları bir an önce bir eylem planı etrafında toparlayıp harekete geçmeliyiz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim de, geçen yıl içinde yaptığımız ciddî bir çalışma var; Türkiye’nin bu alandaki bütün uzmanlarını bir araya getirmeye çalıştık, 46 bilim adamı, uzman, mühendis, bu konuda çalışmış deneyimli insanı bir araya getirdik, çok değişik komisyonlar kurduk, her birisinden raporlar ürettik, iktidara gelirsek deprem tehdidi karşısında nasıl bir eylem planı uygulamaya koymalıyız sorusuna cevap vermeye çalıştık. Bir muhalefet partisinin olanakları içinde dikkati ve sorumluluğu içinde bir gayret gösterdik; ama, Türkiye, son Marmara depreminden bu yana geçen süreyi bu açıdan, ne yazık ki, değerlendirememiştir. Bundan büyük üzüntü duyuyorum. Hiç zaman kaybetmeden harekete geçmeliyiz; çünkü, bir büyük depremin Türkiye’ye verebileceği zarar, her türlü tahminin, tasavvurun üzerindedir. Bunu artık görmemiz lazımdır ve buna hazırlıklı olmamız lazımdır.

Bir ülkenin fay hatları üzerinde olması, onun depreme boyun eğmesi anlamına gelmez. Japonya da fay hatları üzerindedir; ama, Japonya’da meydana gelen 7 şiddetinde, 8 şiddetindeki depremler yaşamı hiçbir şekilde etkilememektedir. Kimse, Japonya’ya, bu ülkeye yatırım yapılmaz, bu ülkede yaşam sürdürülmez, bu ülkede tatile gidilmez duygusu içinde değildir. Türkiye’de bir deprem, Türkiye’nin ekonomisini, sosyal yaşamını, geleceğini çok ciddî şekilde tahrip edebilecektir. Bunu görmek ve buna hazır olmak durumundayız. Bir kez daha, bir muhalefet partisi sorumluğu içinde, tam bir iyi niyetle, bütün toplumumuzu, başta iktidar olmak üzere, eli eren, gücü yeten, olanağı olan herkesi, bu doğrultuda bir ulusal seferberliğe çağırıyorum. Şu ortamda bunu yapabilirsek yaparız. Bir büyük deprem tehdidine maruz kalmadan ne kadar süremiz olduğunu bilmiyoruz, ne kadar süremiz varsa, o süreyi çok iyi değerlendirmeliyiz. Böyle bir alarmı, Bingöl vesilesiyle ortaya koymayı görev biliyorum. Bir büyük depremden sonra Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yeri, Türkiye’de insanların geleceğe yönelik bakış açıları, umutları çok ciddî şekilde sarsılabilir ve bir deprem konusu, enflasyondan, işsizlikten çok daha ağır bir biçimde Türkiye’yi büyük bir tahribata maruz bırakabilir. Bugün karşı karşıya kaldığımız sorunların, aslında sorun olmadığını dahi düşünmeye mecbur bir noktaya sürüklenebiliriz. Gereksiz yere panik ve telaş yaratmak istemiyorum; ama, sorumluluk duygusu içinde, bir deprem sonrasında tekrar bu temel gündem maddesine ülkenin dikkatini çekmeyi görev biliyorum. Bu doğrultuda, Sayın Ersin Arıoğlu’nu, Grubumuzda ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda yaptığı konuşmalar dolayısıyla kutluyorum, gerçekten çok ciddî bir görev yapmıştır, konunun içinden gelmiş bir uzman olarak büyük bir sorumluluk duygusuyla Türkiye’yi, bu noktada aydınlatmaya çalışmıştır, söylediği her sözün ne kadar önemli, doğru olduğu şu ana kadar anlaşılmıştır. İnşallah, bundan sonra gerekli önlemler alınır ve tehlikeleri hep beraber göğüsleme olanağını bulabiliriz.

Değerli arkadaşlarım, bu depremin ortaya koyduğu bir başka nokta, tabiî Türkiye’de yönetim tablosu; çünkü, depremin yol açtığı tahribatın ötesinde sosyal bir deprem yaşadık. Depremden hemen sonra Bingöl’de yaşanan olaylar, sergilenen tepkiler, Türkiye’nin sadece deprem bakımından değil, deprem sonrasını yönetme bakımından da ne kadar hazırlıksız, yetersiz ve duyarsız olduğunu ortaya koydu.

Değerli arkadaşlarım, bizim temel bir yönetim anlayışımız var; bunu ısrarla her vesileyle söylüyoruz. Türkiye’de yöneticilerin yönetim yeteneklerinin sınanacağı, en başarılı yöneticilerin başarılarını sergilemeleri gereken yerlerin başında Türkiye’nin çok ağır sorunlarla karşı karşıya olan yöreleri gelmelidir. Yöneticilik, Doğu Anadolu’da, Güneydoğu Anadolu’da, Türkiye’nin iyi yönetime gerçekten ihtiyaç duyduğu, pek çok sorunla insanlarımızın karşı karşıya kaldığı şefkatli bir yöneticinin, anlayışlı bir yöneticinin çok iyi niyetli bir ortamı kolayca yaratabileceği ve o ortam içinde o yörenin sorunlarının daha kolayca çözülebileceği bilinen yerlerde Türkiye’nin iddialı, başarılı yöneticilerinin görevlendirilmesi gereği. Bunu, uzun süredir ısrarla söylüyoruz; ama, maalesef, tam tersi uygulama Türkiye’de gerçekleştiriliyor. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bir sürgün yeri haline getiriliyor veya ilk kez vali olarak atanacak olanların, valilikle ödüllendirilmesi uygun görülenlerin kolayca gönderilebileceği bir yer olarak düşünülüyor ve Bingöl’de deprem sonrasında bu sahipsizliği, bu dağınıklığı hep beraber yaşadık. Siyasetin tarafsız olması gereken kamu yönetimiyle, kamu yönetiminin bir büyük acı yaşamış olan halkla kucaklaşması gereken bir anda nasıl ayırıcı, dağıtıcı bir rol oynadığını hep beraber izledik.

Değerli arkadaşlarım, deprem sonrasında bir çadır problemi yaşandı. Deprem bölgesine çadır gönderildi mi, gönderilmedi mi? Gönderildiği halde dağıtıldı mı, dağıtılmadı mı? Bu, Kızılay Başkanı ile vali arasında bir tartışma konusudur. Kızılay Başkanı der ki “yeter miktarda çadırı gönderdim” vali de “eldeki çadırları ben dağıttım” der ;ama, açık gerçek şudur ki; bölgede insanlar gecelerini çadırız geçirmişlerdir. İhtiyaç sahiplerine çadır ulaştırılamamıştır ve çadır dağıtımında yaşanan haksızlıklar, çadır dağıtımında ortaya çıkan adaletsizlikler bölgeyi rencide etmiştir, tepkileri tahrik etmiştir, o tahrikler, belki bir miktar da provokasyonun katkısıyla çok ciddî bir olay haline dönüşmüştür ve bölgede uzun bir aradan sonra ilk kez tekrar silahlar patlamıştır, halkın üzerine araçlar sürülmüştür ve daha da vahimi, bu olaylar bölgenin suçlanması için bir gerekçe haline getirilmeyi başlanmıştır. Belki, her şeyi anlamak mümkündür; ama, bunu anlamak mümkün değildir. Çoluğunu çocuğunu kaybetmiş, evini barkını kaybetmiş insanların, en büyük acıyı yaşadıkları, en büyük ıstırabı yaşadıkları,ellerindeki kalanı, çocuklarını, aile mensuplarını bir çadıra kavuşturmak için çırpındıkları bir anda onlara hakaret etmek kadar, onları suçlamak kadar yapılabilecek bir büyük idari yanlış olamaz, siyasî yanlış olamaz. İdari yanlış Bingöl’de yapılmıştır, siyasî yanlış da Ankara’da Başbakan tarafından yapılmıştır. (Alkışlar)

Bu suçlamaları bütün Bingöllüler adına, reddediyorum. Bingöllülerin deprem sonrasında sergiledikleri tavrı, ilk elden gözlemlemiş, onlarla beraber deprem sonrasının ilk saatlerinin acısını, onlarla beraber yaşamış birisi olarak çok iyi biliyorum ki, Bingöllülerin tümü, bu deprem karşısında fevkalade olgun, ağırbaşlı bir tavır sergilemişlerdir ve hiçbir şekilde bir bozguncu anlayışın içine kesinlikle girmemişlerdir, sabırla beklemişlerdir, anlayışla destek vermişlerdir. Devlete emanet ettikleri çocuklarının, devletin bölge yatılı okulunda vicdansız kontrolörler, vicdansız iş sahiplerinin aracılığıyla öldürülüp, kalması karşısında bile soğukkanlılıklarını korumuşlar, çocuklarının bazen cenazelerini, bazen yaralı olarak kurtuluşunu ağlayarak, sevinçle karşılamışlardır. Bunların tanığıyız, bunları oralarda gördük. Bingöl halkı, gerçekten hepimizi etkileyen bir büyük soğukkanlılık ve sağduyu sergilemiştir. Bu tablonun değerini, kıymetini çok iyi bilmek lazımdır. O nedenle, deprem sonrası yapılan değerlendirmelerde bölge halkına yönelik suçlamaların kesinlikle haksız olduğunu çok yakından biliyorum ve böyle suçlamalarla kimsenin yanlışlarını örtbas edemeyeceğine herkesin dikkatini çekmek istiyorum. Deprem yaşanmıştır, deprem sonrasında idari aciz sergilenmiştir, çadır kıskançlığı sergilenmiştir, verirsek geri alabilir miyiz, kime vereceğiz, nasıl vereceğiz şaşkınlığı içinde, gücü yetenin, arkası olanın,imkânı olanın çadırını alıp gittiği Bingöllüler tarafından görülmüştür ve büyük bir tepki ortaya çıkmıştır; bu tepki yansıtılmıştır. O nedenle bu olayı daha fazla değerlendirmek istemiyorum; ama, buradan ciddî sonuçların çıkarılması lazımdır. Deprem sonrasında böyle olaylar olabilir, hassas bir bölge ile karşı karşıyayız, oraya bunları anlayacak, bilecek, çadırı halktan kıskanmayacak, elindekini avucundakini adaletle dağıtacak ve halka öncülük yapacak bir yönetim anlayışına ihtiyaç vardır. Bu yönetim anlayışının sorumluluğunu üstlenebilecek bir iktidara Türkiye’de  ihtiyaç vardır. Türkiye’de ilk kez deprem olmuyor; ama, ilk kez, bir deprem sonrasında böyle olaylar yaşanıyor. Bunun başka ne nedeni olabilir ki?!

Değerli arkadaşlarım, bu deprem konusu, bundan sonra geleceğe hazırlanma açısından hep birlikte değerlendirmemiz, üzerinde çalışmamız gereken bir konudur. Bunu böylece noktalamak istiyorum.

Geride bıraktığımız günlerde Kıbrıs’ta yaşanan olaylar, üzerinde durmamızı, değerlendirmemizi gerektiren niteliktedir. Geride bıraktığımız günlerde, gerçekten çok etkileyici biçimde Güney Kıbrıs Rum yönetimi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerin yeni bir çerçeveye girmekte oluşu, hep birlikte izlediğimiz temel bir konudur. KKTC’nin değerli yöneticileri aldıkları kararla, Güney ve Kuzey arasındaki yeşil hattın, Kuzeyin ve Güneyin otoritesine saygı gösteren bir anlayış içinde, o otoritenin gereklerini yerine getiren bir dikkat içinde açılabileceğini ve Kıbrıs içindeki insanların her iki tarafı da özürce ziyaret edebileceği bir noktaya işleri getirmiştir. Bu, fevkalade sevindirici bir tablo oluşturmuştur. Memnuniyetle geçen toplantılarda temenni ettiğimiz doğrultuda gelişmelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun sadece 24 saatlik bir ziyaret olmaktan çıkarılması ve uzun dönemli kalışlara da fırsat verilmesi gerektiğini söylemiştik. O doğrultuda kararlar alındı ve bu doğrultuda, sanıyorum 150 000 civarında, hatta, daha fazla 200 000 civarında Güney Kıbrıs Rum yönetimi altında yaşayan insan Kuzeye geçti, 50 000 civarında da KKTC’de yaşayan insanlar Güneye geçtiler. Çok önemli bir sirkülasyon oldu; yani, 600 000’lik bir nüfusta insanların üçte 1’i yer değiştirdi, karşı tarafı ziyaret etti. Çok önemli bir olay, fevkalade sevindirici bir olay.

Bu, tabiî, KKTC yönetiminin aldığı tek taraflı bir kararla sağlandı. Bir iyi niyet inisiyatifiyle bu gerçekleştirildi, KKTC, bir iyi niyet inisiyatifi sergiledi ve sınırların açılabileceğini, ziyaretçi kabul edilebileceğini, herkesin Kuzeye gelip, Kuzeyde istediği yere gidebileceğini ifade etti. Görülen ilgi karşısında, o ilginin ihtiyaçlarına cevap verme doğrultusunda yeni açılımlar yapıldı, süre uzatıldı, gece kalma olanağı getirildi, alış veriş olanakları sağlandı, eğlence olanakları sağlandı ve böylece Güney Kıbrıs ile Kuzey Kıbrıs arasında bir sirkülasyonun, bir yer değiştirmenin, karşılıklı bir ziyaret olanağının gerçekleştirilebileceği ortaya çıktı. Esas itibariyle, bu ziyaretler dolayısıyla hiçbir kaygı verici, sıkıntı verici bir tablo ortaya çıkmadı, bir iki küçük istisna hariç, dostlukla, sevgiyle, iyi niyetle, barışçı bir anlayış içinde insanlar yer değiştirebildiler ve birbirlerini ziyaret edebildiler, ufak bir iki olay da, denetim altına alınabildi. Bu, sevindirici bir gelişmedir; ama, bu tabiî, Kıbrıs’taki konunun, sorunun çözülmesi anlamına gelmiyor. Kıbrıs’taki sorunun nasıl çözüleceği konusunda bize önemli bir ipucu veriyor, bir iyi niyet inisiyatifinin önemli bir ilerleme sağladığına tanık olduk. Şimdi, bu iyi niyet inisiyatifinin karşılıksız bırakılmaması lazımdır, geldiğimiz nokta bu açıdan önemlidir. Hiçbir istismar anlayışına yönelmeden KKTC iyi niyetli bir davranış  sergileyerek olumlu bir adım atmıştır ve bu olumlu adım, pek çok çevreyi şaşırtmıştır, sevindirmiştir, herkesin memnuniyetle karşıladığı bir gelişme ortaya çıkmıştır. Şimdi, bunun burada kalmaması lazım, bununla her şey bitmedi. İstikamet görüldü, şimdi, bu istikamette yeni adımlara, yeni inisiyatiflere, yeni işbirliklerine, yeni cesaret verici açılımlara ihtiyaç var ve açılım yapma sırası da her halde öncelikle Avrupa Birliğinde olmalıdır; çünkü, Avrupa Birliği, Kıbrıs sorunuyla ilgili tarihin çok tartışacağı bir rol üstlenmiştir, gelecekte çok tartışılacak bir rol üstlenmiştir. Avrupa Birliğinin bugün geldiğimiz noktada duruma seyirci kalması mümkün değildir. Avrupa Birliğinin de bir yeni anlayışı, bir yeni davranış sergilemesi gerekiyor. Sergilenecek olan davranışta çok açık, çok net bir biçimde ambargonun kaldırılmasıdır. Ambargonun kaldırılması, Avrupa Birliğinin, artık, KKTC’ye bir ambargo uygulamaktan vazgeçmesi, KKTC’nin sergilediği bu iyi niyetli davranışı cesaretlendirecek, yeni adımlar atılmasını teşvik edecek ve bu istikamette bir barışçı çözümü mümkün kılacak bir adımı atma fırsatı, sorumluluğu, görevi Avrupa Birliğinin elindedir. Avrupa Birliği ambargoyu kaldırma kararını aldığı anda, ben inanıyorum ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu doğrultuda çok daha cesur, çok daha iddialı, çok daha yapıcı yeni adımlar atabilecektir, atacaktır, atmalıdır yeter ki, bunu mümkün kılacak bir iyi niyet davranışı Avrupa Birliği tarafından sergilensin; yani, ambargo kaldırılsın; yani, artık Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ülkeler camiasının her türlü haksızlığın reva görüldüğü bir ülkesi olmaktan, bir kast dışı konumda tutulmaktan çıkarılsın. Orada yaşayan insanların da insan haklarına, orada yaşayan insanların oluşturduğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin de uluslararası camiada kendisini kabul ettirme hakkına, üretme, ürettiğini satma, spor teması yapma, kültür teması yapma, insanlık camiası içinde yer alma hakkına sahip olduğu basit gerçeği, bu değerlerin en önde gelen savunucusu olarak Avrupa Birliği tarafından kabul edilsin. Eğer bu kabul edilecek olursa, inanıyorum çok sevindirici yeni gelişmeler ortaya çıkar. Çok şey yapılabilir; mesela Lefkoşe Havaalanı açılabilir. Ambargonun kaldırılması halinde inanıyorum, Lefkoşe’deki havaalanının uluslararası trafiğe açılması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Güney Kıbrıs Rum yönetiminin işbirliği içinde Lefkoşe Havaalanını çalıştırarak, işleterek isteyenin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine, isteyenin Güney Kıbrıs Rum yönetimine geçmesine fırsat verecek bir açılımın, bir düzenlemenin gerçekleştirilmesi mümkün olabilir. Bu, öyle sanıyorum ki, ambargonun kalkması, Lefkoşe Havaalanının açılması, dünyanın her yerinden insanların KKTC’ye, Güney Kıbrıs’a özgürce gelip gidebilmeleri, KKTC ile Güney Kıbrıs arasındaki ilişkilerin giderek sıklaşması, yoğunlaşması, içerik kazanması özlenen doğrultuda barışçı gelişmelere katkı verebilir. Bunları değerlendirmek durumundayız. Avrupa Birliğinin elinde tekrar tarihi bir fırsat var. Dayatmacılıkla değil, engelleri aşarak kaldırarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine uygulanan ambargoyu, ablukayı ortadan kaldırarak Kıbrıs’ta uzlaşmanın, barışın egemen olmasına  çok ciddî bir katkı sağlanabilir. Böyle bir adım, ambargonun kaldırılması, ablukanın kaldırılması, inanıyorum, Maraş’taki tesislerin değerlendirilmesi konusunda bir işbirliği fırsatının da ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır, yeni yeni adımlar atılabilecektir, önemli olan bu doğrultuyu ayakta tutmaktır, bunu işletmektir, buna katkı yapmaktır. Önümüzdeki günlerde bu doğrultuda gelişmelerin ortaya çıkması bizi, özellikle mutlu edecektir.

Değerli arkadaşlarım, bir süre önce çıkan 61 yaş yasasının uygulanmasına bağlı olarak kendisini gösteren sorunlar toplumsal bir yara haline gelmeye başlamıştır. Bu yasanın uygulanması sonucunda sorunlar, sıkıntılar şiddetle hissedilmeye başlamıştır, feryatlar yükselmeye başlamıştır ve gerçekten kamu yönetiminin bu tek taraflı acımasız yaklaşımıyla çok ciddî bir darbe yediği açıkça ortaya çıkmıştır. Konuyu, Cumhuriyet Halk Partisi olarak Anayasa Mahkemesine götürdük, Anayasa Mahkememizin bu konudaki kararını bütün Türkiye, hepimiz dikkatle bekliyoruz. Umarız, en kısa zamanda bir karar çıkar ve bu konu sağlıklı bir çözüme kavuşur. Ortadaki haksızlıklar, adaletsizlikler açıktır. Bu yasanın uygulanmasıyla birlikte çok acı sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Mesela 500 öğretmen, 61 yaş yasası sonucunda derhal görevden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Daha öğrenim yılı bitmeden mayıs başında öğretmenler apar topar gözyaşları içinde sınıflarından ayrılmak, çocuklarıyla kucaklaşarak, öpüşerek onlar daha karnelerini almadan, ders yılının onlarla birlikte tamamlama fırsatını bile bulamadan bir ömrü verdikleri mesleklerinden bir yasayla tart edilmek zorunda bırakılmışlardır. Acı bir olaydır ve sosyal bir yara ortaya çıkmıştır;çocuklar okulsuz, öğretmensiz, ders yılı tamamlanmamış, önümüzde daha birbuçuk, iki ay var, onların yerini kim dolduracak belli değil, onlara birbuçuk ay daha görevde devam etme fırsatı verilmemiştir. Yani, bunun ne haklı sebebi olabilir?! Hangi haklı gerekçe olabilir?! Derdiniz ne?! Ne bu telaş, ne bu heyecan?!. Kimi cezalandırdığınızı düşünüyorsunuz; öğretmenleri mi, yoksa öğretmenlerin yetiştirmeye çalıştığı yavruları, çocukları mı?! Acı bir olay...

Tabiî, biliyoruz, bu yaklaşımın altında ne yatıyor; o meşhur kadrolaşma anlayışının bir parçasıdır bu. Biliniz, o meşhur kadrolaşma politikasının bir aşamasıdır bu; yani, 65 yaş yerine, 61 yaşında herkes emekli olacak deyince, 61 yaşın üstündeki herkes idarî bir kararla değil, yasal bir tasarrufla, bakanın kararıyla değil, Meclisin kararıyla görevinden uzaklaştırılmış olmaktadır. İdari bir kararla değil, bakanın kararıyla değil, yasal bir tasarrufla görevden uzaklaştırmanın sonucu nedir; yargıya başvurup, hakkınızı arayamazsınız, tasarrufun yanlış olduğunu iddia edemezsiniz, mahkeme kapıları size kapanır, yargı kapanır, işi kökünden halledeceksiniz; bu, daha kurnazca bir çözümdür, toptan bir çözümdür. Bütün 61 yaşın üzerindekileri idarenin dışına atıvereceksiniz. Sonra, istiyorsanız, tutmak istediklerinizi teker teker tutacaksınız; sen, sen kalabilirsin diyeceksiniz. Kalabilirsin dedikleriniz, size medyunu şükran olacak, size manen borçlu olacak, gidebilirsiniz dediklerinizin yerine getirdikleriniz yine aynı şekilde size medyunu şükran olacak. Kimsenin aklına böyle bir kestirme yol gelmemiş, kendi zekanızla iftihar edeceksiniz, kendi yönetim anlayışınızla iftihar edeceksiniz, bunlar yanlış işler, kötü işler, maalesef, bu uygulama bu şekilde götürülmüştür.

Değerli arkadaşlarım, biliyorsunuz, 61 yaş, böyle bir kadrolaşma politikasının parçası olarak götürüldü. Gürültüsüz patırtısız yargıya götürmeden toptan atmak, attıklarımız arasından istediklerimizi de görevde ayrıca tutmak olanağını elimizde bulundurmak, böyle bir yaklaşımla bu iş götürüldü. Şimdi, bununla ilgili olarak acılar ortaya çıkmaya başladı, Türkiye’nin dünya çapında başarılı sanatçıları, Suna Kan’lar, İdil Biret’ler hepsi tekaüt edildi, eski ifadesiyle. Birikimlerinin, yaşamlarının en verimli döneminde, bütün dünyanın onları ilgiyle, zevkle izlediği dönemde onlar, artık yeter, size ihtiyacımız yok denildi ve gönderildi. Türkiye’ye en büyük hizmet edebilecek noktaya gelmiş olan, kendi alanında yetişmiş, en parlak yöneticiler, diplomatların tümü işbaşından uzaklaştırıldı. Acımasız bir uygulama, vahim bir hata, umarım, yargı, bu konuda gerekli kararı bir süre sonra alacaktır.

Değerli arkadaşlarım, bu çerçevede küçük bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum. Geçenlerde çıkarılan bir yasayla Millî Eğitim Bakanlığı Teşkilat Kanunu değiştirildi. Bu değişiklikte bizim dikkatimizi çeken bir nokta var; o da şudur: Millî Eğitim Bakanlığında yönetmelik çıkarma yetkisi, bu yasayla Bakanlar Kurulundan alındı, doğrudan Millî Eğitim Bakanlığına bağlandı. Canım, ne değişir, Millî Eğitim Bakanlığı yönetmeliği yapmış, Bakanlar Kurulu yönetmeliği yapmış, aynı siyaset anlayışı içinde değiller mi, koalisyon yok, onlar da yapıverir demek, belki mümkündür; ama, unutulmaması gereken nokta, Bakanlar Kurulu kararları Cumhurbaşkanının imzasıyla yürürlüğe girer; çünkü, yürütmenin başı Cumhurbaşkanıdır. Şimdi, bu yasayla Cumhurbaşkanının da imzasını gerektiren Bakanlar Kurulu kararına değil, şahsen Millî Eğitim Bakanının takdirine bağlı olarak yönetmelik çıkarma yetkisi düzenlenmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bir bakanlıkta yönetmelik kaç yılda bir değişir? Var olan bir yönetmelik, yılda kaç defa değişir? Bunu Bakanlar Kurulu kararıyla yapıveriniz, ne sakıncası var? Bakınız, Bakanlığınızın adında “millî” yazıyor, Millî Eğitim Bakanlığı; yani, bütün ülkeyi ilgilendiren, devleti ilgilendiren, dolayısıyla, Cumhurbaşkanının da katkısını gerektiren bir bakanlıktır Millî Eğitim Bakanlığı. Şu ana kadar yönetmelikler Cumhurbaşkanının onayıyla çıkıyordu. Ne bu yönetmelikler; mesleğe girişle ilgili yönetmelikler, norm anlayışıyla ilgili uygulamalar, atama ve yükseltme uygulamaları, idarî kadroların atanmasıyla ilgili kadrolar, müdürlüklerin dağıtılmasıyla ilgili uygulamalar; bu uygulamaların tümü yönetmelikle düzenleniyor. Şimdi, ortalıkta bir yönetmelik var, çıkmış, onu değiştireceğiz... Ne istiyorsanız getirin değişikliği, Cumhurbaşkanını da ikna edin, yapın. Cumhurbaşkanı belki izin vermez. Niye izin vermez Cumhurbaşkanı?! Niye bununla uğraşıyorsunuz, niye Cumhurbaşkanını devre dışına çıkarmaya çalışıyorsunuz?! Bütün bunlar, işte bu iktidarın oluşturduğu güven bunalımının altında yatan nedenleri bize gösteriyor. Bu da onlardan birisidir. Son zamanlarda böyle bir kadro çıkmış... Bugün, Sayın Cumhurbaşkanının da bunu imzaladığını, kendi imzasıyla ilgili bir sorun yaratmak niyetinde olmadığını, o nedenle yasayı onaylayarak gönderdiğini de öğrenmiş bulunuyoruz. Tabiî, bu yönetmelikle ilgili bundan sonraki gelişmelerin ne olacağını hep birlikte dikkatle izlemek durumundayız.

Değerli arkadaşlarım, dün, önemli bir gelişme de Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir bildiri yayınlama durumunda kalmasıdır. Bir defa, şunu hep birlikte saptamalıyız: Türk Silahlı Kuvvetlerinin bildiri yayınlama noktasına gelmiş olması, hepimiz açısından üzüntü vericidir, kaygı vericidir; yani,Türk Silahlı Kuvvetleri kendisini bildiri yayınlayarak mı anlatmak durumunda kalacaktır? Türk Silahlı Kuvvetleri anlaşılmama, yanlış anlaşılma duygusu içinde mi olacaktır? Türk Silahlı Kuvvetlerinin bildiri yayınlama gereğini duymuş olması, ülkemiz açısından, rejimimiz açısından üzüntü vericidir. Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkemizin, hepimizin iftihar ettiği temel bir kurumudur. Türk Silahlı Kuvvetleri ile hepimiz iftihar ediyoruz. Ordumuz milletin ordusudur. Orduyu siyasetin dışında tutma konusunda herkesin çok dikkatli bulunması gerektiğini iki hafta önce bu kürsüden söylemiştim. Orduyu siyasî tartışmalara çekmenin hiçbir yararı olmayacağını, kimseye yararı olmayacağını bir kez daha anlatmaya çalışmıştım; ama, görülüyor ki, gelişmeler, Silahlı Kuvvetlerimizi kendileriyle ilgili bir yanlış anlaşılma duygusundan kurtarmaya yetmemiş, kendilerini anlatmak için bizzat kendileri konuşma mecburiyetini hissetmişler. Değerli arkadaşlarım, bu, üzüntü vericidir, herkesin çok dikkatli olması lazımdır. Silahlı Kuvvetlerimiz, demokrasiye, Türkiye’nin ilerlemesine, çağdaşlaşmasına, hukuk devletinin oluşturulmasına, Türkiye’nin dünyada hakkı olan yeri almasına en büyük katkıyı vermiş olan temel bir kuruluşumuzudur. Sivil yönetim anlayışı, bizim taa ulusal Kurtuluş Savaşımızdan bu yana çok temel bir ilke olarak götürülmüştür. Silahlı Kuvvetlerle ilgili tartışma yapmanın haklı bir nedeni yoktur. Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili tereddütler yaratmanın, bu tereddütleri yaratanlara da hiçbir yararı, hiçbir zaman olmamıştır. O nedenle bu gelişmeden üzüntü duyuyorum. Silahlı Kuvvetlerimizin kendisini anlaşılamamış hissetmesinden üzüntü duyuyorum.

Silahlı Kuvvetlerimizi milletimiz çok iyi anlıyor, hepimiz çok iyi anlıyoruz. Bir üzüntüye, bir telaşa gerek yoktur, daima haksız değerlendirmeler yapılabilir. Tabiî, bu haksız değerlendirmeler karşısında durmak, susmak, belki uygun değildir diye düşünülerek bu yapılmıştır; ama, Türk Silahlı Kuvvetlerimizin huzur içinde bulunması gerektiğine, emniyet içinde bulunması gerektiğine, ülkemizin, halkımızın, kendilerine yönelik tavrıyla ilgili olarak tam bir mutluluk içinde, huzur içinde bulunması gerektiğine işaret etmek istiyorum.

Tabiî, talihsiz nokta şudur: Türk Silahlı Kuvvetleri kendileriyle ilgili yapılan haksızlıkları, yanlışlıkları bizzat kendileri bildiri yayınlayarak düzeltme ihtiyacını hissediyorlar. Acı olan da, bu haksızlıkların, bu yanlışlıkların kaynağının Türk Silahlı Kuvvetlerinin önemini, değerini en iyi şekilde bilmesi, sahip çıkması, sorunlarını çözmesi gereken çevrelerden kaynaklanıyor olmasıdır ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin, o çevrelere karşı kendilerini bildiriyle anlatma ihtiyacı içine düşmüş olmaları kadar talihsizlik yoktur. Bundan büyük üzüntü duyuyorum. Bu meseleleri, artık Türkiye’nin aşmış olması lazımdır. Millî Güvenlik Kurulu toplantıları etrafında, o toplantılarda yaşanmayan sahneleri sanki yaşanmış gibi takdim ederek, tereddütler yaratmanın, avantajlar sağlamaya çalışmanın ne kadar geçersiz, ne kadar temelsiz, ne kadar haksız, ne kadar yakışıksız bir yöntem olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bu, bir siyaset üslubudur. İşte bunun içindir ki, ortada bir güven bunalımı vardır. Güven bunalımının muhatabı, gele gele içeride devletimizin temel kurumlarına kadar yansımıştır; bundan daha acı bir tablo olamaz.

Değerli arkadaşlarım, acısıyla, tatlısıyla yeni bir haftaya giriyoruz. Bu hafta, İş Kanunu ile ilgili yoğun bir çalışma yapacağız. Anayasa değişiklikleri konusunda hükümetin yeni bir noktaya gelmiş olması ihtiyacı vardır. Bu hafta, bu konuda tavırları daha iyi ortaya çıkacaktır. Bu vesileyle, bir kez daha, ben, çok net bir şekilde ifade etmek ihtiyacını hissediyorum. Türkiye’de önümüzdeki dönemde Cumhuriyet Halk Partisinin doğrudan katkı yapabileceği tek bir Anayasa değişikliği konusu vardır; o da, dokunulmazlıkların kaldırılmasıdır. (Alkışlar) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda iktidar, bir karar aşamasına geldiği anda önce bu konuda işbirliğini yaparız, dokunulmazlıkları elbirliği ile kaldırırız, böylece halka verdiğimiz sözün vebalinden kurtuluruz, o taahhüdün gereğini yapmış oluruz ve ondan sonra hangi konuda bir anayasa değişikliğine ihtiyaç varsa, o değişikliği ele alırız, iyi niyetle, yapıcı bir anlayışla, Türkiye’nin sorunlarının çözülmesine katkı verme duyguları içinde değerlendirmelerimizi yaparız, katkımızı, desteğimizi vereceksek ancak ondan sonra veririz. Kimse, bize, dokunulmazlıkla ilgili Anayasa değişikliğini içine sindirmeden, Anayasa değişikliği konusunda işbirliği ihtiyacı içine girerek yaklaşmasın. Bunun çok açık, net bir şekilde anlaşılmış olması gerekiyor. Bunu bir kez daha burada ifade etmek gereğini duyuyorum. Bunu çok haklı bir duyarlılık olarak görüyorum. Bir siyasî taahhüdümüzdür, bizim de, iktidar partisinin de bir siyasî taahhüdüdür; biz taahhüdümüzü ciddiye alıyoruz, onlar ciddiye almıyorlar diye, biz de taahhüdümüzü ciddiye almayacak değiliz; biz ciddiye alıyoruz, ciddiye almaya devam edeceğiz. (Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, hepinize başarılı bir hafta daha diliyorum. Bu hafta buralarda olacağız, bundan sonra Anadolu’ya, hep beraber açılacağız, belki bazı grup toplantılarında ben de olamayacağım. Oralarda da, halkımızla ve sizlerle birlikte olmaya devam edeceğiz.

Etiket :
deniz baykal
28 Mayıs 2007
17:36
Yorumlar :0
 
 
 
 

deniz baykalın 8 mart kadınlar gününde yaptığı konuşmaları

8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ NEDENİYLE CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN İSTANBUL’DA YAPTIĞI KONUŞMA

Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla İstanbul’da bu güzel toplantıda sizlerle birarada olmak benim için çok büyük bir mutluluk. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Burada CHP’nin düzenlediği bu toplantıda İstanbullu kadınlar olarak biraraya gelişinizle hem kendi varlığınıza bir kez daha dikkati çekmiş oluyorsunuz. Hem de CHP’nin ortak ilkelerine, değerlerine bütün Türkiye’de bir kez daha sahip çıkmış oluyorsunuz. Bize de güç kattınız. Kadın mücadelesine, kadın davasına da güç kattınız sizleri yürekten kutluyorum. Aslında kadın sorunları ile CHP’nin ilkeleri ve mücadelesi arasında tam bir bütünleşme vardır. CHP ‘nin bütün ilkeleri, bütün siyasi mücadelesi eğer bir cümleyle özetlenmek istenirse CHP kadının erkekle eşit, özgür, işine sahip ve mutlu yaşadığı bir dünya tasavvur etmektedir, bir Türkiye tasavvur etmektedir. Hepinize yürekten teşekkür ediyorum. Türkiye’nin her yerinde tekel çalışanı değerli arkadaşlarımız, sevgili kadınlarımız gerçekten olağanüstü başarılı bir mücadele götürüyorlar. Bu mücadeleye Türkiye’nin her yerinde tanık oluyoruz. Onların bu hak mücadelesine derin bir saygı duyuyoruz ve onlarla tam bir dayanışma içindeyiz. Onları yürükten kutluyoruz ve başarılar diliyoruz. Değerli arkadaşlarım, sevgili dostlarım, CHP’nin ilkeleri ve siyasi mücadelesiyle kadınların sorunlarının çözümü arasındaki bütünleşmeye dikkatinizi çekiyordum. Bu bugün olduğu gibi dünde böyleydi. CHP’nin yeni bir Türkiye kurma doğrultusundaki mücadelesi, müdafaa-i hukuk hareketi, Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyetini kuruluşuyla birlikte başlayan siyaset çizgisi daima, kesintisiz, aksamasız, duraksamasız kadını hak ettiği yere taşıma mücadelesi olarak yaşanmıştır. Bütün aşamalarda bunun işaretlerini görürüz. O nedenledir ki, dünyada pek çok Avrupa ülkesinden bile önce kadına seçme ve seçilme hakkı veren ülkelerin başında Türkiye gelir. Ortadoğulu Türkiye, Müslüman bir toplumun oluşturduğu Türkiye Cumhuriyeti kadına seçme seçilme hakkını, eşitliğini pek çok Avrupa ülkesinden daha önce verdiyse bunun altında Mustafa Kemal’in ve CHP’nin kadın anlayışı, insan anlayışı yatar. Medeni kanun bu anlayışın yansımasıdır. Daha 1926 yılında yeni kurulmuş devletin topluma taşıdığı ilk ana kanun, ana çerçeve kadını ve erkeği eşit sayan bir anlayışla yola çıkmıştır. Miras hakkında, boşanmada, aile birliğinde kadını erkeğine eşit sayan bir anlayış yılların mecelli anlayışından sonra çağdaş Türkiye’nin müjdecisi, yeni zihniyetin ilk adımı, ilk işareti olmuştur. Kadın eğitimine önem verme, kadınları üniversite mezunu yapma, yargıç yapma, öğretim üyesi yapma, profesör yapma, kadınları pilot yapma, asker yapma, toplumda erkeğiyle yan yana aynı statü içinde hak ve özgürlük sahibi yapma mücadelesi o zamanlardan günümüze dek sürmektedir. Değerli arkadaşlarım, kadın çünkü eşit olduğu zaman bu dogmaların yenilmesi anlamına gelecektir. Kadın eşit olduğu zaman peşin fikirlerin yenilmesi anlamına gelecektir. Kadın eşit olduğu zaman toplumu dinsel inançlarla şekillendirme anlayışının yenilmesi anlamına gelecektir. Kadın özgürlük demektir. Kadın aydınlık düşünce demektir. Kadın erkekle eşit olduğu zaman ortaya çıkacak toplum her türlü baskının sonuç alamayacağı bir topluma dönüşmüş olacaktır. O nedenle mücadelenin özünde, temelinde kadınları hak sahibi yapma anlayışı yatar. O zamandan günümüze bu yaklaşım kesintisiz sürdürülmüştür. Bugünde bizim Türkiye’ye bakınca en temel anlayışımız şu şekilde kısaca yansıtılabilir. Biz diyoruz ki, istediğimiz toplumun üç ana sütunu olsun. Üç ana dayanağı olsun. Toplumlar eşit insana dayansın. İnsan toplumun ana sütunu olsun. İkinci ana sütun iş olsun iş. Ekmek, emek, çalışma, üretme, eser ortaya koyma. Emeğiyle koyma, sanatçılığıyla koyma, yaratıcılığıyla koyma, üretme olsun. İkinci ana sütun iş sütunudur. İnsan sütunu, iş sütunu, emek sütunu, üretim sütunu. Çok doğru. İş ekmek yoksa barışta yok, özgürlükte yok. Üçüncü sütun insan sütunun, iş sütununun yanındaki üçüncü sütun ahlak sütunudur, hukuk sütunudur, hak sütunudur, adalet sütunudur. Eğer bu sütun birarada olursa çağdaş toplum ortaya çıkar. İnsan dediğiniz zaman artık insanın şahsındaki cinsiyeti görmenin ötesine geçmiş olursunuz. Karşınızdaki insanı kadın mı, erkek mi diye ayırma anlayışından çıkmış olursunuz. Sizin için önemli olan insanın cinsiyeti değil, insanın gerçek insan kimliğidir, insan anlayışıdır, insan düşüncesidir. O nedenle biz topluma cinsiyet penceresinden bakmıyoruz. Topluma cinsiyet penceresinden bakılmasını reddediyoruz. Çünkü ayrımcılık oralardan başlıyor. Karşınızdakine kadın mı, erkek mi diye bir soruyla yaklaştığınız zaman kadın olsa ne olacak, erkek olsa ne olacak sorusu ortaya geliyor. Ne olmuş kadınsa kadın, erkekse erkek, insan değil mi karşındaki. İnsan dediğiniz zaman karşınızdakine cinsiyet penceresinden bakmayı reddetmiş oluyorsunuz. Ama sadece cinsiyet penceresinden değil insana kimliğini kendi ötesinde tarif eden, içine doğduğu sosyal, etnik ve din anlayışından da soyutluyorsunuz. Karşınızda insanı köküyle, kökeniyle görmüyorsunuz. Hangi millettendir diye bakmıyorsunuz. Hangi ırktandır diye bakmıyorsunuz. Hangi sülaledendir diye bakmıyoruz. Asaleti ne, mezhebi ne, soyu ne, sopu ne diye bakmıyorsunuz. İnsan diye bakıyorsunuz. İnsan demek karşındaki kim olursa olsun, etnik kimliği ne olursa olsun, ırkı ne olursa olsun, mezhebi, soyu, sopu ne olursa olsun biz onu insan görüyoruz. Bizim için hiçbir farkı yok demektir. İnsan anlayışına sahip olmak demek Kıbleyi insana döndürmek demek, insanı diniyle de ırkıyla da ayırmamak demektir. Değerli arkadaşlarım, bu temel anlayışı toplum olarak paylaşmamız lazım. Birbirinden farklı etnik kökenlerden geliyor olabiliriz. Kimimizin kökünde Arnavutluk vardır, kimimizin kökünde Araplık vardır, kimimizin kökünde göçmenlik vardır. Kimimizin kökünde Kürtlük vardır. Bunların hepsi olabilir. Bunların hiçbirisinin, hiçbir sakıncası yok. Bütün bunları bizim toplumsal zenginliğimiz, güzelliğimiz. Biz bir imparatorluğun sonucunda ortaya çıkmış bir devletiz, ulus devletiz. Elbette hep beraberiz. Bütün köklerimizle, bütün kökenlerimizle biraradayız. Değerli arkadaşlarım, kadın sorununu düşünmeye başlarken önce insan anlayışımızı irdelememiz lazım. Nasıl bir insan düşüncesiyle bakıyoruz? Önce insan anlayışımız ne? Ayrımcılığı reddetme bir anlayış. Cinsiyet ayrımcılığını reddetme anlayış, etnik ayrımcılığı reddetme anlayışı. Mezhep anlayışını ayrımcılığa temel almayı reddeden bir anlayış. Din farklılaşmasını insanın tarifinde ayrımcı saymayı reddeden bir anlayış. Bütün bunlarda bir ortak anlayışın içine girmeliyiz. Bizim temel çıkış noktamız böyle bir insan anlayışıdır. İnsanın rengi ne olursa olsun, cinsiyeti ne olursa olsun, soyu sopu ne olursa olsun. Parası pulu zenginliği ne olursa olsun. Köylümü, şehirlimi ne olursa olsun insan insandır. İnsan insana eşittir. İnsanın insana üstünlüğü yoktur. Değerli arkadaşlarım, insanlık tarihi bu aşamayı uzun mücadelelerle geçti. Ama hala tam geçemedi. Özellikle cinsiyet noktasında geçemedi. Kölelik ilga edildi. Kölelik yasak. Ama cinsiyeti gizli bir kölelik rejiminin devamı gibi kullanma anlayışı dünyanın her yerinde devam ediyor. O nedenle bizim bu temel insan anlayışımızı her işin üzerinde tutmamız lazım ve insanı temel aldığımızı, kadını erkeği birbirine eşit saydığımızı, yorulmadan bıkmadan ısrarla, kararlılıkla ortaya koymamız lazım. İşin özü budur. Değerli arkadaşlarım, ana sütunlardan birisi bu insan sütunu. Öbürü iş sütunu, emek sütunu, üretim sütunu. İş olmadan, emek olmadan, üretim olmadan insanda eksik insan, toplumda eksik toplum. O nedenle mutlaka toplumun barışı, huzuru, gelişmesi, insanın kendisini gerçekleştirebilmesi için ona mutlaka alnının teriyle geçimini sağlayabileceği, namerde muhtaç olmadan yaşamını sürdürebileceği, kendisine, eşine, çocuklarına, ailesine ve topluma yararlı olabileceği, emeğini, enerjisini, birikimini, üretimini, yaratıcılığını ortaya koyabileceği bir işe sahip kılmak mecburiyeti vardır. Değerli arkadaşlarım, iş toplumsal yaşamın temeli. Eski Hıristiyanlık ortaçağında insanları aforoz ediyorlardı. Kiliseden atıyorlardı. Kiliseden atılan insan sudan çıkmış balık gibi kendi başına, terk edilmiş bir noktada oluyordu. Şimdi çağdaş toplumlarda aforoz artık patriklerin, papazların, papaların kararnameleriyle olmuyor. Günümüzde toplumdan insanlar artık işsiz bırakılarak aforoz ediliyorlar. Toplumun dışına işsiz bırakılarak atılıyorlar. İşini kaybeden insan sudan çıkmış balık gibi, işsiz insan ailesinin içinde kendisini yabancı hisseden bir insan haline dönüşüyor. Mahallenin içinde, toplumun içinde, kahvenin içinde işsiz insanları hemen gözlerinden, bakışlarından yakalayabiliyorsunuz. Ezik, boynu eğik, mahcup, kırılgan, alıngan, her an patlamaya hazır bir mayın gibi işsiz insan toplumun içinde. Çocuğuna patlıyor, eşine patlıyor, arkadaşına patlıyor, topluma patlıyor bu insanlar. Niçin? Çünkü işsiz. Bir toplumun en büyük felaketi insanlarını, iş isteyen, çalışmak isteyen insanlarını işsiz bırakıyor olmasıdır. Değerli arkadaşlarım, işsiz insanların sayısının arttığı bir toplumun mutlu olması mümkün değildir ve işsizliğin bedelini en çok ödeyenlerin başında da kadınlar gelmektedir. Çünkü işsizlik kadınlara patlar. Kadın kendisi işsiz kalır, oğlu işsiz kalır, eşi işsiz kalır ve o işsizliğin acısı onun yaşamını, onun geleceğini, halini en derinden olumsuz etkiler. Böyle bir tablonun içinden geçiyoruz. İş mutluluğun temelidir. Emek mutluluğun temelidir. Çalışmak mutluluğun temelidir. Allah sağlık versin, Allah iş versin herkes çalışsın. Günümüzde yalnız hükümetlerin izlediği politikalar ne yazık ki, toplumun belli kesimlerini sürekli olarak işsiz bırakıyor. Bunlar çağdaş toplumun paryaları gibi. Görmemezlikten geliyoruz. Çağdaş toplumun sahipsiz insanları, toplumun günah taşıyıcıları haline onlar getiriliyor. Başkalarının refahının bedelini işsiz bırakılan yüzbinler, milyonlar ödüyor toplumda. Bu ortadan kaldırılması gereken, aşılması gereken ana konulardan birisidir ve tam istihdam, herkese iş verebilme konusu en öncelikli insan haklarından birisidir. Kadın sorununun da gelip bağlandığı ana konulardan birisi işte budur. O nedenle bütün insanları eşit sayacağız, cinsiyet ayırmayacağız, mezhep ayırmayacağız, din ayırmayacağız, köken ayırmayacağız, bakmayacağız insanlara paralı mı, pullu mu diye. Asil mi, değil mi diye bakmayacağız. İnsan mı diye bakacağız, herkesi eşit sayacağız.

İki; herkese iş vereceğiz. Enerjisini insanlar esere dönüştürecek, üretime dönüştürecek, insanlığını eserinin aynasında görecek. O olmadan insan eksik, insan noksan. Emeksiz, üretimsiz hayat yok.

Değerli arkadaşlarım, üçüncü sütunda ahlak sütunu, hukuk sütunu, hak sütunu, adalet sütunu. Nedir ahlak? İyiyle kötü arasında ayrım yapmaktır. Doğruyla yanlış arasında ayrım yapmaktır. Canım iyinin kötüden ne farkı var, doğrunun yanlıştan ne farkı var, gücü yeten gücü yetene, parasını olan istediğini kabul ettirir dediğimiz anda artık o toplumda ne insan, ne emek, ne hukuk, hiçbir şey kalmaz. O nedenle toplumların yozlaşmasının önüne geçmek için mutlaka doğrunun, iyinin, güzelin, haklının bayrağını hep beraber tutacağız ve kaldıracağız. Doğruyu boynu bükük bırakmayacağız, kadını boynu bükük bırakmayacağız, iyiyi boynu bükük bırakmayacağız, namusluyu, dürüstü zayıf ve boynu bükük bırakmayacağız, bırakmamak zorundayız. Parası olanlar değil iyiler kazansın. Dürüstler kazansın, namuslu olanlar kazansın. Değerli arkadaşlarım, kadın sorununu konuşurken bu temel zihniyeti, bu temel anlayışı unutmamak durumundayız. Bakın önümüze çıkan sorunların tümünün altında bunlardan birisinde bir zafiyet vardır. Bütün sorunları kurcalayın bunlardan birisinde bir yanlışlık yapılmaktadır. Ya insan anlayışı yanlıştır ya da iş, emek, üretimde bir aksama vardır. Ya da ahlakta, hukukta, dürüstlükte, namusta, ilkede bir zafiyet vardır. Bunları ortadan kaldırdık mı her şey güzel olur. Bunları birlikte ortadan kaldıracağız. Önümüze çıkan sorunları birlikte çözeceğiz. Bunun çıkış yolu önce bu değerlere inanmaktır. Niçin siyaset yaptığımızı bilelim. Bizim yaptığımız siyaset mücadelesi bir mevki, makam mücadelesi değildir. Bir iyi toplum mücadelesidir, iyi bir gelecek, iyi bir Türkiye, iyi bir dünya mücadelesidir. Bunun için siyaset yapıyoruz. Değerli arkadaşlarım, siyasetin bu özünü hatırlamaya ihtiyaç var. Siyasetimizi peşin fikirlerden, dogmadan kurtaracağız. Tartışmalı kabullerin tutsağı olmayacağız, her şeyi sorgulayacağız. Gerçeği arayacağız. Kimsenin kimseye baskı yapmasını kabul etmeyeceğiz. Kimse kimseye sen otur oturduğun yerde diyemeyecek. Kadına otur oturduğun yerde denilemeyecek. İşçiye otur oturduğun yerde denilemeyecek. Gence otur oturduğun yerde denilemeyecek. Herkes sorgulayacak, herkes cevap isteyecek ve herkeste cevabını verecek. Değerli arkadaşlarım, bizi biraraya getiren anlayışın özünde böyle bir temel felsefenin yattığını zaman zaman birbirimize anımsatmalıyız. Yaptığımız işin aslında böyle bir temel felsefesi olduğunu bilmeliyiz. Her şey bunun için yapılıyor. Dünyayı değiştirmek istiyoruz, Türkiye’yi değiştirmek istiyoruz. Nereye doğru değiştirmek istiyoruz. Üretimin hakkını alabildiği, bütün insanların toplumda eşit kazandığı, hiçbir ayrımcılığın yapılmadığı ve her türlü kuralın, doğrunun, ahlaklının, dürüstlüğün işlediği bir topluma gitmeye çalışıyoruz. Bugün Türkiye’de buna ihtiyaç yok mu? Eskiden bu anlayışı bütün toplumlar çeşitli ölçülerle gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Bugün Türkiye’de yozlaşma bu düzeye geldiyse, işsizlik bu düzeye geldiyse, eğer Türkiye’de yolsuzluklar bu kadar meydanı boş bulduysa bunun altında işte bu sorunlar ve bu anlayış yatmaktadır. Değerli arkadaşlarım, onun için biz ta başından beri milletvekili dokunulmazlığı kaldırılsın diyoruz. Niye diyoruz? Çünkü biliyoruz ki, Türkiye’de artık yolsuzluklar sistemli yolsuzluklardır. Bir kişinin bireysel, ahlaki zaafıyla yaptığı yolsuzluk olmaktan çıkmıştır. Sistematik olmuştur, örgütlü olmuştur. Yolsuzlukların bir ayağına bakın yolsuzluk yapan bir işadamı vardır. Öbür ayağında yolsuzlukta ona ortak olan bir kamu yönetici, bir memur, bir yüksek bürokrat vardır. Öbür tarafına bakınız mutlaka yolsuzlarının öbür tarafında bir siyasetçi vardır, siyaset, bürokrasi ve iş dünyası elbirliğiyle Türkiye’de çok büyük yolsuzlukların içine girmiştir. Bu üçlüyü ortadan kaldırmak için ilk yapılacak iş siyasetçiyi hesap verebilir hale getirmektir. Siyasetçinin üzerindeki dokunulmazlık zırhını kaldırmaktır. Siyasetçiden hesap sorulmasını mümkün saymaktır. Onun için 10 yılı aşkın bir süreden beri CHP olarak gittiğimiz her yerde milletvekili dokunulmazlığı kaldırılsın diyoruz. İmtiyaz istemiyoruz, üstünlük istemiyoruz, hukukun dışında kimseyi istemiyoruz. Kendimizi bile hukukun dışında istemiyoruz. Değerli arkadaşlarım, Türkiye bugün geldiği yere çok köklü değişimlerle gelmiştir. Bu değişimlerin temelinde de toplumda kadına çağdaş anlayışta bakma düşüncesi vardır. Ama düşüncenin gereği yaşama tam yansıtılabilmiş değildir. Önümüzde şimdi bu sorunlar duruyor. Türkiye’de kadınlarımızın hala çok önemli bir kısmı okur yazar değildir. Kadınlarımızın çok önemli bir kısmı mülkiyet sahibi değildir. Kadınlarımızın çok önemli bir kısmı toplumsal baskının peşin fikirlerin, klişe düşüncelerin, bağnaz zihniyetin kurbanı konumundadırlar. Onun için töre cinayetleri Türkiye’nin bir toplumsal gerçeği olmaya devam ediyor. Onun için Türkiye’de kadına bakışı değiştirmeye yönelik bir çabayı kararlılıkla sürdürmeye hala ihtiyaç var. Onun için CHP’nin çıktığı yoldan artık sapmaya, vazgeçmeye değil o yolu daha da sahiplenmeye, o yolda daha da kararlı yürümeye ihtiyaç var. CHP’nin o nedenle Türkiye’deki bütün kadınlarla el ele vermesine ihtiyaç var. Kadınlarımızın kendi sorunlarının çözüleceği anlayışın çağdaş, sosyal demokrat bir anlayıştan geçtiğini görmelerini sağlamaya ihtiyaç var. Bunu hep beraber gerçekleştirme durumundayız. Sizlerin bu güçlü varlığınız bugün dünya kadınlar günü dolayısıyla sergilediğiniz bu dayanışma toplumun her kesiminden gelen kadınlarımızın başörtülü, yaşmaklı, örtülü hatta tesettürlü kadınlarımıza bütün kadınlarımızın bu anlayış etrafında el ele verdiğini, iş hakkını korumak için el ele verdiğini, eşitlik hakkını korumak için dürüst bir toplum talebini yükseltmek için el ele verdiğini görmekten kıvanç duyuyorum, mutluluk duyuyorum. İstanbul’un her kesiminden gelmiş kadınlarımızı, İstanbul’un her kesiminden, varoşlarından, gecekondusundan, Kadıköy’ünden, Beşiktaş’ından, Avcılar’ından, Ümraniye’sinden İstanbul’un her yerinden gelmiş kadınlarımızı ortak bir aydınlık düşünce etrafında el ele vermiş görmekten, ellerinizde o altı oklu CHP bayrağının dalgalandığını görmekten kıvanç duyuyorum, mutluluk duyuyorum. Sevgili kadınlarımız, sizler toplumsal değişmemizin öncüsüsünüz. Sizlere güveniyoruz. Sizlerle el eleyiz, biraradayız. Sizlerin mücadelesi Türkiye’nin önünü açacaktır, dünyanın önünü açacaktır. Nerede bir haksızlık varsa, nerede bir baskı varsa orada kadınlarla el ele, birlikte onun mücadelesini yapıyoruz, yapmaya devam edeceğiz. Hepinizi yürekten dünya kadınlar gününde kutluyorum. Mutluluklar diliyorum, her şey gönlünüzce olsun. Sevgiler saygılar sunuyorum.
Etiket :
deniz baykal
28 Mayıs 2007
17:31
Yorumlar :0
 
 
 
 

deniz baykalın kadın kolları toplantısında konuşmaları

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN

KADIN KOLLARI KURULTAYINDA YAPTIĞI KONUŞMA

5 Aralık 2004

Sayın Başkan, CHP’nin Kadın Kolları Kurultayında biraraya gelen Türkiye’nin dört bir köşesinden 80’e yakın ilimizden seçim kazanarak Ankara’ya görev yapmak üzere gelen sevgili CHP’li kadın kardeşlerim, hepinizi kendi adıma, CHP adına içten sevgilerle saygılarla selamlıyorum. Hoşgeldiniz. Sizleri Ankara’da böyle büyük bir toplantıda birarada görmekten çok büyük bir kıvanç duyuyorum, mutluluk duyuyorum. Biliyorum ki, sizler burada Türkiye’mizin dört bir köşesinde çok güç koşullarda yaşam mücadelesi yürüten 35 milyon kadınımız adına buluyorsunuz. Bugün bu salonda birarada bulunan sizler inanıyorum ki, tarlasında, tezgahında, bürosunda, yazıhanesinde, kürsüsünde, hastanesinde Türkiye’nin bütün iş alanlarında görev yapan milyonlarca kadınımız adına buluyorsunuz. Sizleri o kadınlarımızın temsilcisi olarak selamlıyorum. O kadınlar adına selamlıyorum. O kadınların bir parçası olarak selamlıyorum. Bugün bu çatının altında unutmayalım ki, Türkiye’nin en güçlü demokratik kadın hareketi toplanmıştır. Bugün buraya gelen kadınlarımız her birisi kendi yörelerinde diğer kadınlarımızın oylarıyla, desteğiyle seçim kazanarak görev yapmak üzere gönderilmişlerdir. Burada bulunan değerli kadınlarımız Türkiye coğrafyasının dört bir köşesinden seçilerek, görevlendirilerek biraraya gelmişlerdir. Böyle bir topluluğu hiçbir siyasal partide, hiçbir kuruluşta görmek olanağı yoktur. Şuanda Türkiye’nin en güçlü, en görkemli, en demokratik, en etkin, en saygın kadın hareketinin bu toplantısını gerçekleştiriyoruz. Burada biraraya gelen kadınlarımız kadın sorunlarının çözümü için bir kadın hareketi olarak ortaya atılmış değillerdir. Elbette kadınlarımızın sorunlarının çözümü için, elbette bir kadın hareketi olarak kadın sorunlarına sahip çıkmak içinde görev yapacaklardır. Ama burada görev yapmak için biraraya gelen insanlarımızın sorunları kendilerini çoktan aşmıştır. Burada görev yapacak olanlar sadece kadınlar için değil bütün Türkiye için, erkeğiyle kadınıyla, bütün Türkiye için görev yapmak üzere biraraya gelmişlerdir. Ne mutlu ki, kadınlarımız artık kendi sorunlarına çözüm talep eden, pasif, izleyici bir konumdan çıkmaya başlamış. Bugün geldiğimiz aşamada kadınlarımız Türkiye’nin sorunlarına böyle sahip çıkılır. Bu sorunlar böyle tanımlanır. O sorunlarla baş etmek için böyle çalışılır. Bunu göstermek için harekete geçmişlerdir. CHP’nin kadın kollarının açtığı kanallar, Türkiye’de yarattığı olanaklar Türkiye’nin bütün kadınlarının, Türkiye’nin bütün sorunlarının, erkeklerin, çocukların, gençlerin, kızların, kadınların ve bütün Türkiye’nin, yaşlıların, gençlerin, herkesin sorunlarının çözümü için sorumluluk üstlenmişlerdir. Onun için Türkiye’nin saygın, etkin bir siyasal hareketiyle karşı karşıya bulunduğumuzu henüz bunu tam kavramamış olanlara anımsatmayı görev biliyorum.

Değerli arkadaşlarım, böyle görkemli, güçlü, toplumumuzun her kesimini birden yansıtan, her kuşaktan insanımızı, kadınımızı biraraya getiren bir büyük toplantı bizleri çok mutlu etti. Bu toplantıyı gerçekleştiren bu büyük başarıyı sergileyen Kadın Kollarımızın değerli Genel Başkanını, çalışma arkadaşlarını, ona katkı veren Türkiye’nin her yerindeki kadın örgütlerimizin sorumlularını yürekten kutluyorum. Hepinize teşekkür ediyorum.

Dosta, düşmana, Türkiye’ye bir kez daha kadımızın gücünü sergilediniz, gücünü gösterdiniz eksik olmayın. Böyle bir toplantı için 5 Aralık gününün seçilmiş olmasının altında yatan o derin anlamada dikkatinizi bir kez daha ben çekmek istiyorum. Gerçekten 5 Aralık günü sadece ülkemizde değil bütün dünyada kadınların siyasetin her düzeyinde hem seçilerek, hem seçerek etkin olabileceklerine olan inancın Mustafa Kemal Türkiye’sinde ilk kez ortaya konulduğu tarihtir.

Şimdi 21. yüzyıla doğru Türkiye’miz büyük umutlarla yürürken Türkiye’mizin en güçlü toplumsal hareketlerinin başında yer alan CHP’li kadınlarımızın 5 Aralık’a dikkati çekerek bu toplantıyı gerçekleştirmiş olmaları çok yerinde olmuştur. Bu açıdan da bu toplantıyı düzenleyenleri yürekten kutluyorum.

Değerli arkadaşlarım, her kuşaktan, her kesimden, her coğrafyadan kadınlar biraradayız. Ne büyük mutluluk. Şöyle bir bakıyorum yıllardır siyasal mücadelemin her aşamasında birarada olduğum, yan yana olduğum, birlikte toplantılar gerçekleştirdiğim, konvoylarda, mitinglerde el ele yürüdüğüm, Türkiye’nin davalarına omuz omuza sahip çıktığımız kadınlarımızı, onların temsilcileri olarak sizleri bir kez daha burada görebilmek beni çok mutlu etti. Sağolasınız, varolasınız.

Yıllardır sizlerle el ele omuz omuza birlikte götürdüğümüz bu çalışmaları, bu mücadeleleri ülkemizin aydınlık günlere ulaşacağı hedefe doğru hep birlikte daima sürdüreceğiz. Sizlerle birlikte olmaktan, sizlerin arkadaşı olmaktan, sizlerin verdiği güçle siyaset yapıyor olmaktan büyük bir kıvanç duyuyorum, onur duyuyorum, mutluluk duyuyorum.

Değerli arkadaşlarım, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, kadın sorunu Türkiye siyasetinin temel sorunudur. Önümüze hangi sorun gelirse gelsin o sorunun temelinde mutlaka bir kadın gerçeği vardır. Kadın gerçeğini gözönüne almadan ülkemizin hiçbir sorununun ele alınması, değerlendirilmesi, çözülmesi olanaklı değildir. Türkiye’nin hangi sorununa el atarsanız atın manzara budur. Laiklik derseniz sorun budur. Laiklik sorunu aslında kadın sorunudur kadın. İşin aslında o vardır. Kadına karşı sağlıklı bir bakış açısı ortaya çıktığı zaman laiklik diye bir sorun artık varlığını sürdüremez. İşin temelinde laiklik sorununun temelinde mutlaka kadın sorunu vardır. Eğitim sorunu derseniz, kadın sorunu vardır. Eğitim sorunu kadının eğitimi sorunudur. Sağlık sorunu derseniz sağlık sorununun temelinde kadın sorunu vardır. Kadın sorunu eğitimde de sağlıkta da, sosyal güvenlikte de temel sorun olmaya devam etmektedir. Sosyal adalet mücadelesi temelinde kadın emeğinin hakkını alabilmesi mücadelesidir. Türkiye’de barış mücadelesi, barış sorunu temelde kadın sorunudur. Kadının bu sorununun en önde gelen kurbanı olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. Savaşları erkekler yapar ama savaşların acılarını daima kadınlar çeker.

Değerli arkadaşlarım, biz ne istiyoruz? Çok açık söylüyoruz. Biz önce insan diyoruz. Bakın önce insan dediğiniz zaman önce erkek demekten vazgeçmiş oluyorsunuz. İnsanlar arasında cinsiyete dayalı bir ayrım yapmayı reddetmiş oluyorsunuz. Önce insan dediğiniz zaman insanın kimliğini sorgulamayı bir yana itmiş oluyorsunuz. İnsan kadın mı, erkek mi, Alevi mi, Sünni mi, Kürt mü, Çerkez mi, Arap mı? Bunu sormayı bir yana itmiş oluyorsunuz. Aşireti ne, kabilesi ne, ırkı ne, etnik kökeni ne? Bunu sorgulamayı bir yana itmiş oluyorsunuz. Önce insan dediğiniz zaman onun arkasındaki tarihsel, feodal, geleneksel kavramları değil somut etiyle, kanıyla insanı görmüş oluyorsunuz. Saçı uzunmuş, kısaymış, kadınmış erkekmiş hiç önemi yok diyorsunuz. Önce insan anlayışı çağdaş uyarlığın, gerçek sosyal demokrasinin teme anlayışıdır. CHP olarak artık birbirimize cinsiyet ayrımcılığı gözlüğüyle bakmayı reddedelim, birbirimizin cinsiyetini değil, ırkını değil, mezhebini değil, inancını değil, bütün bunların ötesindeki somut ete kana bürünmüş Yunusun bahsettiği ete kana bürünmüş insanı görelim, o insanı yakalayalım diyoruz. Ve CHP olarak önce insan diyoruz, ama arkasından önce iş diyoruz. İşi olmayan insan boynu eğik insandır. İşi olmayan insan muhtaç insandır. İşi olmayan insan kimliğini, kişiliğini, onurunu korumak olanağından yoksun insandır. O nedenle insan ve iş. İş insana yakışır, insan işiyle kaynaşır, bütünleşir ve gerçek toplum istikrar, barış, huzur, demokrasi, işe sahip insanların bulunduğu bir ortamda yeşerir, ortaya çıkar. O nedenle CHP olarak önce insan, önce iş ve arkasından ekliyoruz, önce ahlak. İşin olacaksa ahlaklı işin olacak. İşin hayatın özü ahlak. Ahlak ne demektir? Ahlak hakkı olmayana yönelmemeyi içine sindirmek demektir. Ahlak başkasının hakkına saygı göstermeyi kabul etmek demektir. Toplumsal yaşamın özü budur. Hep ben diyen, kendisi için her şeyi yapmayı hak bilen bir anlayışın çağdaş, medeni bir toplum oluşturması kesinlikle mümkün değildir. O nedenle ahlak anlayışı da bizim, CHP’nin, sosyal demokrasinin bir temel anlayışı olmaya daima devam edecektir.

Değerli arkadaşlarım, CHP olarak biz görev yaptığımız her dönemde, daima bu ilkelerden yola çıkarak görev yapıyoruz. Çalışanların hakkını korumaya gayret ediyoruz. Emekçilerin hakkını korumaya çalışıyoruz. Sosyal adalet kavramını ayakta tutmaya çalışıyoruz. Sosyal devletin tasfiye edilmekte olduğu bir dönemde sosyallik anlayışını, dayanışma anlayışını, toplumsal sevgiyi, toplumsal beraberliği ayakta tutmaya çalışıyoruz. Gelir dağılımı bozukluklarına karış mücadele ediyoruz. Dengesizliklere karşı mücadele ediyoruz. Eğitimin, sağlığın ve sosyal güvenliğin bir toplumsal yaşamın temelleri olduğunu unutturmaya çalışıyoruz. Parasız eğitimin ve parasız sağlığın bir kamu hizmeti olarak, bir devlet sorumluluğu olarak insanlarımıza toplumsal yaşamanın bir gereği olarak mutlaka sunulması gerektiği inancını her türlü güçlüğe rağmen ayakta tutmaya, anlatmaya, tanıtmaya çalışıyoruz. Eğitimin ve sağlığın bir ticari meta haline gelmesi, parayla alınır, satılır hale gelmesi, daha da vahimi devletin bizzat kendisinin bu ticari ilişkinin işveren konumuna kendisini yerleştirip insanı, vatandaşı o ticari ilişkinin müşterisi konumuna yerleştirerek onu eğitmek, onun sağlığına göz kulak olmak sorumluluğunu para karşılığı satma anlayışı içine girmesini Türkiye’de toplumsal bozulmanın en temel özelliği olarak görüyoruz ve buna karşı bütün sosyal demokratlarla el ele birlikte bir mücadeleyi yürütüyoruz.

İstediğimiz ülke toplumsallığın, kamu hizmeti anlayışının en azından eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik alanında yaygın bir kabul gördüğü ve herkesin çalışma özgürlüğünü kullanabildiği, bir iş sahibi olduğu bir toplumu gerçekleştirmek.

Değerli arkadaşlarım, CHP olarak bu sosyal duyarlılık bizim temel anlayışımızı oluşturuyor. O nedenle biz sözde, boş, bir takım insanları önce yoksul haline getirip, yoksullaştırıp sonra onlara iane verme suretiyle bir gösteri yapma zihniyetini, anlayışın temelden reddediyoruz. Bizim için toplumda ihtiyacı olan insanlar hakkını alması gereken vatandaşlardır. Devletinde bunu onlara sunma gibi bir temel görevi vardır. CHP olarak bu doğrultuda çalışıyoruz. Şefkat ve sosyal dayanışma, kamu hizmeti. Bunlar sosyal demokrasi anlayışımızın temellerini oluşturuyor. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de daima en temel sorunlardan birisi olmaya ne yazık ki, hala devam eden bir temel konu yolsuzluklar konusudur. Türkiye siyasetini çürüten, toplumsal dokumuzu bozan, ekonomik kalkınmamızı engelleyen, gelir dağılımını çarpıtan ve kamu kaynaklarını kurutan ana kaynakların başında toplumsal zenginliğin talan edilmesi geliyor. Bankaların batırılması bunun bir parçasıdır. Eşe dosta ihale dağıtılması bunun bir başka yöntemidir. Özelleştirmelerin yakınlara peşkeş çekilmesi siyasi amaçlarla yönlendirilmesi bir başka uygulamasıdır. Kamu rantının gene haksız yere elde edilip yanlış istikametlerde kullanılması bir başka yöntemidir. Bütün bunlar ne yazık ki, toplumumuzda hala en etkili uygulamalar olmaya devam ediyor. Bu uygulamalara karşı her türlü mücadeleyi vermek CHP’nin temel görevidir. Bugün yolsuzluklardan şikayet toplumumuzun en yaygın özelliği haline gelmiştir. Ama dikkat ediniz bu şikayeti yapanlar daima belli türde yolsuzluk yapanlardan şikayet ederler. Herkesin himaye etmeye yöneldiği kendi yolsuzluk yapanı vardır. Bugün iktidar yolsuzluklardan şikayet ediyor, hortumlamalardan şikayet ediyor. Ama bugünkü iktidarın pek çok alanda, en yaygın yolsuzlukların kaynağı olduğunu da hepimiz çok iyi biliyoruz. Yani başkalarının yolsuzluğundan şikayet etmek çok kolay, çok yaygın. Ama kendisine yönelik yolsuzluk iddialarına açık durabilmek, onlara cevap verebilmek herkesin harcı değil. Bugün Türkiye’de buna tanık oluyoruz. Maalesef yolsuzluklarla mücadelede çifte standart uygulaması en yaygın uygulamadır. Bunu dışında kalan benim yolsuzluk yapanım, benim rüşvetçim demeyi reddeden Türkiye’de sadece CHP kalmıştır. Değerli arkadaşlarım, yolsuzluk yapılması hiç kuşku yok Türkiye’de kamu kaynaklarının doğru kullanılmasını engelliyor. Ekonomik kalkınmaya zarar veriyor, sosyal adalete zarar veriyor, gelir dağılımını çarpıklaştırıyor. Ama daha vahimi nedir biliyor musunuz? Haksız elde edilen kazançlarla dürüst, namuslu diye bildiğiniz insanların, kesimlerin, kurumların satın alınabilmesi olanağını getiriyor olması. Yolsuzlukla elde edilen kaynakların Türkiye’de dürüstlüğe karşı bir savaşın parçası haline dönüştüğünü büyük bir üzüntüyle görüyoruz. Bel bağladığınız dağlara kar yağıyor. Dürüsttür, namusludur dediğiniz insanların boynu önüne düşüyor. Her birisi mahcup, ezik. Dürüstlüğün temsilcisi olduğunu söyleyen insanlar yolsuzluk yapanların birer askeri haline dönüşmeyi içlerine sindirebiliyorlar. Yazıklar olsun değerli arkadaşlarım. CHP’nin son dönemde siyasal çalışmalarına hakim olan temel anlayışlara dikkatinizi çekmeye çalışıyorum. İş yasasının çıkışından SSK Hastanelerinin haksız bir biçimde işçilerin elinden alınmasına kadar her türlü olumsuzluğun karşısında Türkiye’de CHP mücadele vermiştir. Türkiye’de CHP’nin bu çalışmaları toplumumuzun bir temel güvencesi haline gelmiştir. Anayasal düzenimizi korumak, dokunulmazlık konusunun örtbas edilmesine izin vermemek, bu konudaki çifte standardı iktidarın dokunulmazlıklar konusundaki kaçak tutumunu kamuoyunun dikkatine sunmak ve Türkiye’deki yasama faaliyetinin Anayasaya, yasalara uygun bir şekilde gerçekleştirilmesi için temel dikkatini sürekli ayakta ve diri tutmak ve gene emeğin ve toplumsal kazanımların korunması için sürekli bir uğraşı başarıyla sürdürmek. İş yasasından başlayarak sendikaların haklarının kısıtlanmasına kadar giden her türlü düzenlemeye karşı etkin bir mücadele vermek, emek kesiminin haklarına sahip çıkmak CHP’nin her dönemde ve bu son dönemde uğraşısının bir temel boyutunu oluşturmuştur. Kadrolaşmayı gerçekleştirmek, devleti kontrolüne alabilmek için iktidarın uyguladığı bütün yöntemlerin karşısında siyasetle, hukukla CHP etkin bir direnç sergilemiştir. Memurların 61 yaşta zorla emekli edilmesi ve onların kadrolarına kolayca atamalar yapılması için sergilenen tutuma karşı bir hukuk mücadelesini CHP başarıyla sergilemiştir. Gene CHP şu sırada SSK hastanelerinin haksız yere ele geçirilmesi mücadelesine karşı direnç sergilemektedir ve bunu sonuna kadar CHP sendikalarımızla ve bütün emek örgütlerimizle birlikte el ele, kol kola dayanışma içinde sürdürecektir. Gene CHP olarak son dönemde ulusal bağımsızlığımızı ve onurumuzu ayakta tutacak bir dikkati sürekli olarak sergiledik ve bunu ihlal eden girişimler karşısında etkin bir mücadeleyi verdik. Bu mücadele sonucunda mesela Dubai’de imzalanmış olan 8,5 milyar dolarlık siyasi koşullu bir kredi yürürlüğe konulamamıştır. CHP olmasaydı yürürlüğe konulacak olan bu kredi o nedenle konulamamıştır. Kıbrıs konusunda sürekli ödün veren bu iktidara karşı ulusal yararlarımızı ve hukuki güvencelerimizi temel alan bir direnci, anlayışı CHP sürekli olarak sergilemiştir. AB ile ilişkilerimizde gene aynı tutum sergilenmiştir. Türkiye’de yönetimi gizli bir planla ülke bütünlüğünü sarsabilecek bir federal düzene doğru Türkiye’yi çekme projelerini deşifre eden, iç yüzünü ortaya koyan, etkin bir çalışmayı gene CHP sürdürmüştür. Gizli bir biçimde Türkiye’de laikliği tahrip edecek arayışlar, çabalar gene CHP’nin gayretiyle etkisiz kılınmıştır kılınabildiği ölçüde. Her apartmana bir mescit yerleştirme projesi CHP’nin girişimiyle engellenmiştir. Gene zina konusunda sergilenen tavır CHP’nin ve toplumun direnciyle etkisizleştirilmiştir. Bir dini özel ekonomi sektörü yaratma çabaları gene CHP tarafından topluma teşhir edilmiştir ve bu aşamada etkisiz kılınmıştır. Yerel yönetimlere yetki devri adına eğitim politikasını zaafa uğratacak olan projeler gene etkisiz kılınmıştır. Değerli arkadaşlarım, CHP her ülke sorunu karşısında etkin ve hızlı tavır takınarak Türkiye’nin gerçek sorunlarının anlaşılmasına yardımcı olmuştur. Hızlandırılmış tren projesi denilen uygulamaya karşı CHP’nin verdiği etkin mücadele ortadadır. Van’da yaşanmış olan bir büyük krize, soruna karşı her herkesin sustuğu bir ortamda CHP’nin verdiği mücadele ve ortaya çıkan gerçekler açıktır. Şimdi aynı şekilde Mardin’de, Kızıltepe’de yaşanan olaylar karşısında CHP’li milletvekili arkadaşlarımızın takındığı tavır topluma yön veren, gerçeği ortaya koyan sorumlu bir tavır olarak ortaya çıkmıştır. Bu duble yol anlayışının iç yüzünü gene CHP sergilemiştir. Tarımda yaşanan olumsuzlukları CHP bütün Türkiye’ye anlatmayı başarmıştır. TÜBİTAK’ta yaşanan olup bittilere karşı toplumun tepkisine CHP öncülük etmiştir. Çoluk çocuğun, eşin dostun devlet olanaklarıyla zenginleştirilmesi uygulamalarına karşı bakan yakınlarının haksız biçimde desteklenmesine karşı toplumun direncini CHP sergilemiştir. Değerli arkadaşlarım, Milli Eğitim Bakanlığında yaşanan ihale yolsuzluklarını gene CHP arkadaşlarımın verdiği mücadele ortaya koymuştur. Vergi affının iç yüzünü teşhir eden, vergi affının aslında Maliye Bakanının bizzat kendisini ve bakan arkadaşlarının himayesine yönelik bir düzenleme olduğu gerçeğini ortaya koyan gene CHP olmuştur. Değerli arkadaşlarım, bunlar daha devam ediyor. Bunlara karşı mücadeleyi hep beraber yürütmek durumundayız. Bakınız Türkiye’nin orman varlığını tehdit altına alabilecek bir uygulama bir süreden beri askıya alınmıştır. CHP’nin direnciyle. Önümüzdeki günlerde tekrar gündeme getirilebilir, onlara karşıda gene etkin bir mücadeleyi hep birlikte götüreceğiz. Demokratikleşme mücadelemizin ulusal yararlarımıza uygun bir çerçevede gerçekleşmesi konusunda CHP üzerine düşen dikkati, duyarlığı sergilemiştir. Değerli arkadaşlarım, CHP olmasa bütün bunlar meydan boş bulunarak en tehlikeli biçimde Türkiye’yi büyük sıkıntılara sokacak bir anlayışla uygulanacaktır. Bunlara karşı bir dikkatin ve duyarlığın daima ayakta tutulmasına ihtiyaç vardır. Bakınız daha iki gün önce İstanbul’un Silivri ilçesinde Milli Eğitim Müdürünün onayıyla okullara dağıtılan bir sözlük var. Sözlükte açıyorsunuz, laiklik maddesinin karşısında din düşmanlığıdır deniliyor. Değerli arkadaşlarım, bu zihniyeti hala körüklemeye çalışan, bir takım çevrelerin iktidardan güç alıyor olması karşısında Türkiye’nin tek umudu vardır o da CHP’nin varlığıdır. Eğer CHP bugün Türkiye siyasetinin etkin bir partisi konumunda olmasaydı, bilmelisiniz ki, 8 yıllık temel eğitim bölünmüştü. Mesleki eğitime gitmek isteyenler daha 8 yılın içinde ayrılmaya başlamış olacaktır. YÖK Yasası değiştirilmişti ve Türkiye’de güya kadın özgürlüğüne yardımcı olacağı düşünülen bir uygulama üniversitelerimizde uygulanır hale gelecektir. Değerli arkadaşlarım, bu vesileyle şunu bir kez daha söylemek istiyorum. Biz insanların kadınıyla erkeğiyle bütün insanların özgürlüğünün temel olduğuna inanıyoruz. Ama özgürlüğü kadını kapatmakta arayan, kadın kapalı olmanın dışında bir seçme özgürlüğü tanımayan bir anlayışı ne kadına saygı anlayışıyla ne de demokrasi anlayışıyla bağdaştırmaya olanak yoktur. Kadınların kapatılması uygulamasını resmileştirme çabalarına meydanı boş bırakmanın Türkiye’yi hiçbir şekilde rahatlatmayacağını herkesin çok iyi bilmesini istiyorum. Değerli arkadaşlarım, bakını bu son dönemde çıkarılmış olan Ceza Yasasında ele alınan pek çok konu CHP’nin dikkati, duyarlığı ve çalışmasıyla ülkemiz açısından kabul edilebilir bir noktaya getirilmiştir. Ceza Yasasında cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırılması CHP’nin bu mücadelesiyle gerçekleşmiştir. Töre anlayışının, geleneklerin, yerel kültürün, erkeklerin işlediği suçlarda, kadına karşı işlediği suçlarda bir mazur görme, ceza hafifletme anlayışına mesnet yapılmasına CHP izin vermemiştir. Gene, kadın ve kız ayrımının Ceza Kanununda yer almasına CHP inançla karşı çıkmış ve bunu Ceza Yasasına yerleştirmiştir. Kadının kendi vücudu üzerinde karar alma tekeline sahip olması gerektiği anlayışı gene Ceza Yasasına CHP’li arkadaşlarımın mücadelesiyle gerçekleştirilmiştir. Medeni Yasada gene CHP’nin verdiği mücadeleyle sağlanan bir önemli kazanıma dikkatinizi çekmek istiyorum. CHP’nin kurulduğu daha ilk yıllarda, 1992 yılından beri üzerinde durduğumuz ve tek başıma durduğumuz, bizden başka kimsenin itibar etmediği bir konu vardı. Diyorduk ki, ailenin parçalanması halinde, boşanma halinde ayrılacak olan çiftlerden aile içinde kazanılmış olan zenginliğin nasıl paylaşılacağı konusunda bir Medeni Kanun düzenlemesi ihtiyacı vardır. Evlilik içinde gerçekleştirilen ortak aile zenginliği eğer aile bölünmüş ise mutlaka eşit paylaşılmalıdır. Bunu 1992’den beri CHP olarak söyledik ve memnuniyetle görüyorum ki, 10 yılı aşkın bir mücadele sonucunda bu anlayışımız medeni yasaya yansıdı ve Türkiye’de artık bir zamanlar erkeklerin tebessümle karşıladığı, gülerek hafifsemeye, küçültmeye gayret ettiği bu anlayış yürürlüğe girmiştir, en azından yasanın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki durumlarda aile parçalandığı zaman aile içinde elde edilen zenginlikle karı ve koca arasında aksine bir düzenleme yoksa eşit olarak paylaşılacaktır. Bu gerçekten kadının statüsü konusunda çok önemli bir düzenlemedir ve CHP olarak bunu toplumumuza kazandırmış olmanın 5 Aralık 1934’de Seçme ve Seçilme Hakkını kazanmış olan kadınlarımıza yıllarca sonra bunu da getirebilmiş olmanın CHP’ye yakıştığını ve bunu da kadınlarımızın yürekten hak ettiklerini düşünüyorum. Zina konusundaki anlamsız tartışmaları yapanların bugün ne hale düştüklerini de hepimiz çok iyi hatırlıyoruz. Zina konusunda söylenen sözler bugün tebessümle hatırlanacak sözler haline ne yazık ki dönüşmüştür. Değerli arkadaşlarım, bütün bunlarla bir şeyi size anlatmak istiyorum. CHP bu ülkenin temel bir siyaset kurumudur. Bakın biraz önceki gösterimde hep birlikte göğsümüz kabararak ve duygulanarak izledik. CHP Türkiye’nin bağımsız bir devlet olarak kuruluşu, büyük reformların gerçekleştirilmesi, demokrasiye geçiş, sosyal demokrasiye açılış, Avrupa’yla bütünleşme yolunda ciddi adımların atılması, ekonomik yapılaşma, Anadolu’ya sanayiinin götürülmesi, büyük tesislerin kurulması, demiryolları projesi tarih boyunca Türkiye’mize büyük hizmetler vermiş en temel kurumumuz. Bugünde CHP Türkiye’nin temel siyaset dayanağı olmaya devam ediyor. İktidarda muhalefette nerede olursa olsun CHP Türkiye’nin temel siyaset kurumu olmaya devam ediyor. Bugün CHP olmasaydı laiklik delik deşik edilmiş olurdu. Bugün CHP olmasaydı Türkiye’de sosyal adalet, Türkiye’de çalışanların hakları, emeğin hakkı tamamen sahipsiz bir hale gelirdi. Bugün CHP olmasaydı yolsuzluklar devleti bugünkünün çok ötesinde bir noktaya alıp götürmüş, taşımış olurdu. Bugün CHP olmasaydı, CHP’nin ulusal bağımsızlık konusundaki direnci ve tutumu olmasaydı Türkiye büyük devletlerin Ortadoğu’da istedikleri gibi kullandıkları bir uçak gemisi dönüştürülmüş olacaktı. CHP ve onun ilkeleri, değerleri bugün Türkiye’yi bağımsız, onurlu, iktidarda kim olursa olsun belli bir derecenin ötesinde kimsenin Türkiye’yi kullanmayacağı bir konuma getirmiştir, bu CHP’nin misyonudur, görevidir. Değerli arkadaşlarım, CHP tarihinden gelen bu büyük geleneği elbette büyük bir iftiharla temsil etmeye devam ediyor. Ama bilmelisiniz ki, bugün Türkiye’de bir CHP tartışması da yaşanıyor. Bugün CHP sadece ona inanan, ona güvenen, ona destek veren insanlarımızın değil, ama toplumumuzun her kesiminin yakından ilgilendiği bir temel konu haline gelmiştir. CHP’nin bu önemi, bu özel etkinliği dikkate alınmadan, CHP’ye yönelen bu ilgiyi yorumlamak, değerlendirmek imkanı yoktur. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de iktidar AKP iktidarı. İktidara gelmeden önce ne söylediği ortada. Ne için oy istediği ortada. 2 yıldan beri işbaşında yaptıkları da ortada. 2 yıl içinde AKP söylediklerini unutup, kendisine oy veren insanların, oy verme nedenlerini yok sayıp, egemen güçlerin çizdiği doğrultuda rol oynamayı içine sindirmiş bir parti haline dönüşmüştür. Bir büyük dönüşümü AKP iktidarı da yaşamıştır. AKP’den korkan bazı çevreler AKP’den artık korkmak için bir neden olmadığını görmeye başlamışlardır. Onun muhalefet söylemini ciddiye alanlar o söylemin artık ciddi bir tarafı olmadığını görmeye başlamışlardır. AKP artık statüko için, uluslararası statüko için, Türkiye’nin içindeki statüko için, egemen güçler için bir sorun kaynağı olmaktan çıkmıştır. AKP her an terbiye edilebilir, yönlendirilebilir, ürkütülebilir, korkutulabilir, yıldırılabilir ve yönetilebilir bir parti olarak parlamentodaki 370’e yakın oyuyla kendisini kanıtlamıştır. Bu büyük bir ferahlık konusu olması gerekirken bunu gören güçlü çevrelerin Türkiye’de iktidar işbaşına geldi, büyük parlamento çoğunluğu var ve görüldü ki, söylemini tamamen terketmiştir, tamamen egemen güçlerin işaretleriyle harekete geçer bir haldedir diyerek bundan memnuniyet duymaları gerekirken bunu artık yeterli sayamaz hale gelmeye başlamışlardır ve dikkatlerini iktidardan muhalefete çevirmeye başlamışlardır. İktidarın kullanılabilir olması, işe yarar olması onları kendilerini güvencede hissetmelerini sağlamaya yetmez olmuştur. İktidar tamam. Ama muhalefet tamam değil. Şu anda problem odur. Pek çok çevreyi yakından ilgilendiren ana konu budur. O nedenle CHP’ye, “bırakın canım ne hali varsa görsün” diyenler CHP’yi, aman bırakmayın, CHP’yi, etkisiz kılmayı, dağıtmayı, çözmeyi denedik, başaramadık, aman CHP’ye dikkat, aman CHP’ye sahip çıkın” demeye başlamışlardır.

İki aşamalı bir strateji uygulanıyor. Birinci aşaması, CHP’yi elimine etme aşamasıydı. Onu denediler ama başaramadılar. CHP’yi dağıtmayı başaramadılar. CHP’yi yok saymayı başaramadılar. Yerine bir başkasını ikame edelim, bir başkasını destekleyelim, pompalayalım, şişirelim, güçlendirelim dediler, olmadı. CHP duruyor. CHP burada. CHP tarihiyle duruyor, 6 milyonun üzerinde oy vermiş seçmeniyle duruyor. Sağlam ilkeleriyle duruyor. Atatürkçü zihniyetiyle duruyor CHP.

CHP eskidi dediler. Yenisi kurmaya kalktılar, olmadı. CHP’yi yok saymak istediler, sayamadılar. CHP duruyor. Belki son yerel seçimlerde bitiririz dediler. Oyunu azaltırız, azaltmak için hadi hep beraber ne mümkünse yapalım, elbirliğiyle yapalım, dışarıdan biz yapalım içeriden müsait olanları kullanalım, hep birlikte dışarından içeriden CHP’yi çökertelim dediler.

Ama yapamadılar. Önce yaptık, oldu dediler. Ona göre rakamları okudular. Ona göre yorumlar yaptılar, onu kabul ettirmeye çalıştılar, olmadı. Gerçeği saptıramadılar. Dedi ki, herkes daha ne olsun, bu şartlar altında en güç ortamda hepiniz karşısına geçmişsiniz, bütün ihanet şebekelerini harekete geçirmişsiniz, dışarından içeriden elinizden geleni arkanıza koymamışsınız CHP gene dimdik ayakta.

CHP’yi iptal etme, battal etme, dinozor ilan etme, eskimiş ilan etme, yok sayma stratejisi anlayışı, taktiği bitti. Şimdi ikinci aşamaya geldik. Madem CHP’siz bu iş olmuyor, maden CHP’li yerine bir başkasını kuramıyoruz, .................................. geleceği umudunu veren kim varsa onlara destek olalım, onları Truva Atı gibi yerleştirelim, onlar geçsinler CHP’nin başına onlar bizim için değiştiriversinler. Değerli arkadaşlarım, şimdi bunu uygulamaya çalışıyorlar. Şimdi bununla uğraşıyoruz. Hep birlikte, hiç merak etmeyin bunu da öbürünün geldiği yere göndereceğiz. Şunu bilmemeliler ki, CHP dediğiniz bu Türkiye gerçeğinin bir parçası, Türkiye’nin bir parçası, Türkiye’de Anadolu’nun her bir yöresinde bu bilinci, bu inancı, bu ahlakı, bu heyecanı temsil eden yüzbinlerce nöbetçi var. Yüzbinlerce insan görev başında. Değerli arkadaşlarım, bunu çok önemsediğim için söylemiyorum. Hepimizi biliyorsunuz ama söylemekte de bir yarar var. Hep beraber tablonun durumunun nereden kaynaklandığını ne olduğunu bilelim. Birileri bu partiye oy vermiyor. Birileri bu partiyi beğenmiyor. Herkes beğenmek zorunda değil. Türkiye’de 70 milyon insan var. Beğenmiyorsan sen de gidersin partine oy verirsin. Hayır. Ben bunu değiştirmek istiyorum. Bunu değiştirmek istiyorsan ayrıl o köşenden gel gir bu partiye, gel birlikte değiştirelim. Gir bu partiye değiştirmeyi başaracak isen gel burada değiştir. Dışarıdan talimatla değiştirmeye kalkma. Başaramazsın.

Partiye girmiyor, partiye destek vermiyor ama sipariş veriyor, değiştirin bu partiyi diye. Baş üstüne, değiştireceğiz. Nasıl emredersiniz? İktidar yetmedi bir de muhalefet mi verelim size? Alın o iktidarla idare edin, alın o iktidarla muhalefet sizin muhalefetiniz olmayacak, muhalefet Türkiye’nin muhalefeti olacak.

Değerli arkadaşlarım, sevgili partililerim, tabi biz çok tehlikeli işler yaptık. Büyük işler yaptık. İçeride de dışarı da. Hiç alışık olunmayan şeyler yaptık. 1 Martta bölgenin tarihini değiştirecek bir parlamento kararının alınmasına CHP olarak öncülük yaptık. Türkiye’yi onurlu, bağımsız bir devlet olarak ayakta tutacak bir tarihi karar aldık. Pek çok çevreyi hayal kırıklığına uğrattık. Bununla iftihar ediyoruz. Bunun iftihar etmek hakkımız ama iftiharla yetmiyor. Bunun bir bedeli var. Bu bedeli size ödettirirler. Biz o bedeli de ödemeye hazır olduğumuzu ilan ediyoruz. O bedeli şu ana kadar ödedik, bundan sonra daha ne kadar bedel ödememiz gerekiyorsa sonuna kadar ödeyeceğiz ve helal olsun diyorum. Milletimize helal olsun, CHP’nin izlediği politika.

Değerli arkadaşlarım, CHP muhalefette de olsa bu ülkenin en önemli partisi. Bu gerçek ortada. CHP yeterli muhalefet yapmıyor diye bir söylemle sonuç almaya çalıştılar, baktılar hiçbir ciddiyeti, inandırıcılığı yok. Şimdi başka işlerin peşindeler. Size söylemek istediğim şu sevgili partililerim, bakın Türkiye gerçekten çok temel bir kuşatma altında. Bu kuşatma yer yer başarılı olmuştur. Bu kuşatmanın sonucunda Türkiye’nin çok önemli can damarları etkisiz kılınmıştır. Etkisiz kılınan bu can damarlarının başında iş dünyası ve medya gelmektedir. İş dünya ve medya Türkiye’nin ulusal duyarlıklarını bir kenara bırakarak, siyaset yapılmasının alt yapısını oluşturmaya ciddi bir biçimde yönelmiştir. Pek çok kuruluşumuz, kurumumuz, örgütümüz gene bu süreçte etkisiz kılınmıştır. Türkiye’nin bu tablosu karşısında umut veren, gelecek için güven veren temel olay CHP’nin durumudur. CHP Türkiye’nin düşürülememiş tek kalesidir. CHP düşürülememiştir, çünkü CHP’nin arkasında çok temel bir tarihsel birikim var, Türkiye’nin özü var, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi var, çağdaş bir Türkiye oluşturma mücadelesi var ve Türkiye’nin dünya içinde hakkı olan yeri alması özlemi var. Böylesine bir sağlam siyaset temeli üzerinde bulunan bir siyasi partinin etkisizleştirilmesi hiç de kolay değildir. O nedenle bu iş başarılamamıştır ve başarılamayacaktır. CHP olarak görevimizi bundan sonra da sonuna kadar yapacağız. CHP düşürülemeyecektir. Çünkü CHP milyonlarca insanımızın ona oy vermeyen insanlarımız dahil olmak üzere Türkiye’nin her yerindeki milyonlarca insanımızın haysiyetini, şerefini, onurunu korumaktadır. CHP düşürülemeyecektir, çünkü CHP Türkiye’nin onuru, şerefi, bağımsızlığı demektir ve CHP Mustafa Kemal Atatürk demektir. Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’de düşürülemediği sürece CHP’de düşürülemeyecektir.

Bu toplantımız Anadolu kadınlarımızın, Anadolu’dan gelen CHP’li kadınlarımızın gerçekleştirdiği bu toplantı Türkiye’nin kendi kimliğine, inancına, bağımsızlığına, tarihine sahip çıkma anlayışının duyarlığının bir yansıması olmuştur. Bunu bu şekle getiren bütün kadınlarımızı yürekten kutluyorum. Sizler var oldukça Türkiye aydınlık bir yolda yürümeye devam edecektir. Sizler varoldukça CHP kimliğini dimdik ayakta tutacaktır. Sizlere inanıyorum, güveniyorum, hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum, hepinize başarılar diliyorum.

Etiket :
deniz baykal
28 Mayıs 2007
17:27
Yorumlar :0
 
 
 
 

deniz baykal özgeçmişi

Deniz Baykal, 20 Temmuz 1938’de Antalya’da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde doktorasını tamamladı.
       Amerika Birleşik Devletleri’nde, Colombia ile Berkeley üniversitelerinde iki yıl çalışmalarına devam etti.
       Baykal, 1973-1980 ve 12 Eylül’den sonra 1987-1999 yılları arasında milletvekilliği yaptı. Maliye Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, Dışişleri ve Başbakan Yardımcılığı görevlerini üstlendi.
       12 Eylül askeri müdahalesinden sonra, Çanakkale Zincirbozan Askeri Tesislerinde gözetim altında tutuldu.
       CHP’de Grup Başkanvekilliği, Genel Sekreterlik ve Genel Başkanlık görevlerinde bulundu. Evli ve iki çocuk babası olan Baykal, İngilizce biliyor.
       CHP Genel Başkanı Baykal’ın, siyaset bilimi alanında kitap ve makaleleri bulunuyor.

Etiket :
deniz baykal
28 Mayıs 2007
17:19
Yorumlar :0